|
Eğitim
sistemimiz dün olduğu gibi bugün de
içinde birtakım çelişkileri
barındırmaktadır. Eğitim sistemimizin
iyileştirilmesine yönelik olarak her
dönemde çeşitli adımlar atılmıştır.
Eğitim adına atılan bu adımların
hiçbirinin kötü niyetli olduğunu
düşünmüyorum. Ancak bugün geçmişte
atılan adımları değerlendirdiğimizde,
sonuçlarının istemediğimiz noktaya
gelmesinin de söz konusu olabildiğini
görüyoruz. Örneğin, 1980’li yıllarda
yıldızı parlayan Anadolu Liselerini ele
alalım. Bu okullar, toplumda büyük talep
gördü; öğrencilerimiz, velilerimiz bu
okullara rağbet etti ve sonuçta arz
talep dengesini sağlama adına bu lise
türünün sayısı artırıldı. Ancak bugün
sistem içerisindeki yerini
incelediğimizde, 600’e ulaşan
sayılarıyla bu okulların eğitim
sistemimizi kurum olarak değil ama
işleyiş olarak tahrip eder hâle
geldiğini görüyoruz. Bu okullar, eğitim
sistemimizi, eğitim tarihimizde ve
eğitim kültürümüzde hiç rastlamadığımız
bir yapıya büründürerek üniversiteye
öğrenci gönderen iddialı okulların
ortaya çıkmasına ve iddiasız okulların
meydana gelmesine sebep oldu. 20 yıl
öncesine kadar Türkiye’de böyle bir yapı
yoktu. Trabzon’daki, Mersin’deki,
Edirne’deki, Hakkâri’deki her lisemizin
bir iddiası vardı. Ancak bugün hepimiz
kabul ediyor ve görüyoruz ki liseler
arasında üniversiteye öğrenci
gönderebilen okullar, gönderemeyen
okullar diye bir tasnifle karşı
karşıyayız. Dikkatli olmazsak
tarihimizde hiçbir zaman olmadığı kadar
kesin çizgilerle ayrılan bir sosyal
sınıflar sistemini kendi ellerimizle
yaratabiliriz. Böyle bir tehlikeyi
maalesef yaşamaktayız. 20 yıl öncesine
kadar Türkiye’nin okulları, sosyo-ekonomik
durumu, etnik yapısı, kültürü ne olursa
olsun kişileri yukarılara çok iyi
taşıyan ve bu yönüyle dünyaya örnek olan
bir sistemdi.
Eğitimde
Farklı Bakış Açıları Geliştirmeliyiz
Eğitimde yaptığınız çalışmaların
sonucunu her zaman umduğunuz şekilde
alma konusunda bir garantiniz yok.
Öğretmen olarak, Bakanlık olarak, okul
kurucusu olarak bu gerçeği bilmek ve her
an akılda tutmak önemli bir ilkedir.
Ülkemizdeki eğitimi teknolojik alt yapı
ile donattık. Ancak bugün geldiğimiz
noktada öyle öğretmenlerimiz var ki
teknolojiyi kullanarak, sunduğu eğitim
öğretimin kalitesini düşürdü. Okullarda
teknolojik alt yapıyı kurarken,
teknoloji kullanımının böyle bir sonuç
doğuracağı kimsenin aklına gelmez ama
olabiliyor. Gözden kaçırdığımız bir
gerçek var ve ben o gerçeğe dikkat
çekmek istiyorum: Eğitimde A= B ve B=C
ise, A = C mantığı her zaman geçerli
değildir. Eğitimin kalitesi artacak diye
yeni bilgisayarlar alırsınız, öğretmen
sayınızı, okul sayınızı arttırırsınız
ama yine de eğitim kaliteniz artacak
diye bir garanti yoktur. Bu çelişkiler
yumağı, eğitimin özelliğidir. Örneğin,
ülkemizde öğretmen ihtiyacımız var ama
aynı zamanda öğretmen fazlamız da var.
Okul ihtiyacımız var fakat çok sayıda
okulumuz, eğitim öğretimi 10–15 öğrenci
ile sürdürüyor. Kaynağa ihtiyacımız var
fakat kaynak fazlalığı da var.
Dolayısıyla eğitime daha fazla katkı
sağlamak istiyorsak, üst düzey
yetkililer, okul kurucuları ve
öğretmenler olarak eğitimle ilgili
alışılageldik, ezber hâline gelen
söylemleri bir tarafa bırakarak; eğitim
sorunlarına farklı bakış açıları
getirmemiz gerekmektedir.
Eğitimle ilgili kullandığımız söylemlere
dikkat etmek gerekiyor. Eğer
söylemlerimize dikkat etmezsek sonuçta
yanlış ve ümitsizlik yayan bakış açısı
öğretmenden öğrenciye, veliye ve herkese
yayılır. Yayıldığı noktada da zarar
görmeye başlarız. Şu anda ve ileride
cehaletin sorumluluğunu asla okula ve
devlete yüklemememiz gerekir. Toplumda
hiç kimse, özellikle de eğitimle
doğrudan ilgili olan kesimler gerçekten
toplumdaki geri kalmışlığın, cahilliğin
sorumluluğunu bir yerlere yükleyemez.
Öğretmenler ve yöneticiler bu
yaklaşımları, eğitimle ilgili bu bakış
açısını gözden geçirmek zorundadır.
Okullarımızı Daha Anlamlı Hâle
Getirmeliyiz
Eğitim kurumlarımızla ilgili dikkat
etmemiz gereken önemli bir nokta da
okullarımızın esas amaçlarından hızla
uzaklaşmaya başlamış oldukları
gerçeğidir. 1960’lı yıllarda İvan
İliç’in işaret ettiği şekilde,
okullarımızı, çocukları hızla
etiketleyen, damgalayan bir yapıya
dönüştürmüş durumdayız. Çocuklarımızın
değerlerini bile ölçülebilir hâle
getirmeye çalışmak tehlikelidir. Okulun
asıl amacı, belli öğrenme yaklaşımlarını
ve eğitimsel etkileşimleri disipline
etmektir. Okulda işlenen dersler ise
öğrencinin öğrenme disiplini kazanarak
kendi bilgi ve görgüsünü
genişletebilmesi adına yapılan
organizasyonlardır. Ancak mevcut
sistemde uygulanmakta olan sınavlar,
okulları bu amaçtan uzaklaştırmıştır.
Oysa sınavların da ortaya çıkış gayesi
iyi niyetliydi ancak sonuç umulduğu gibi
olmadı; sınavlar ve benzer yapılanmalar
eğitim sistemimizi tahrip etti. Ortaya
hiç de memnun olmadığımız bir tablo
çıktı. Eğer bu duruma müdahale etmezsek
bu sorunlar sistem içerisinde iyice
kemikleşecektir. Çocuklarımız sürekli
devam eden bir sınav telaşı ile âdeta
bir dağa tırmanır gibi sınavların
üzerine tırmanıyorlar. Özellikle
ortaöğretimdeki çocuklarımız 9.sınıfa
geldiklerinde gözlerini üst sınıflara
değil ÖSS’ye dikmiş durumdalar. Başka
çareleri de yok, çünkü sistem bunu
gerektiriyor.
Özellikle ortaöğretim kurumlarımızda
öğrencinin bulunduğu her kademeye önem
vermesini sağlamak zorundayız.
Neredeyse ilköğretim aşamasından
başlayarak öğrenciler, sınav dışındaki
hiçbir şeye bakmadan, koşar adımlarla
üniversiteye doğru gidiyor. Bu yapıyı
hep beraber değiştirmek durumundayız ve
değiştirirken de özellikle topluma büyük
bir görev düşmektedir. Toplum eğitimle
gerçekten daha irdeleyici, daha
filozofik bir şekilde ilgilenmek
zorundadır. Ne yazık ki günümüzde,
toplumun eğitime olan ilgisi bu şekilde
değil. Toplum bir şekilde eğitim
sisteminin açmazlarından faydalanıp
gemisini kurtarmaya çalışıyor. Çocuğunu
iyi olduğunu düşündüğü okula göndererek,
ek ders aldırarak, özel öğretmen bularak
gemisini kurtarmaya çalışıyor ve
eğitimle ilgilendiğini düşünerek de
kendisini kandırıyor. Sadece
eğitimcilerin değil, toplumun da
eğitimle ilgili gerçekleri masaya
yatırması gerekiyor.
Okulların önemsizleşmesi algısını yıkmak
için sınavları tekrar gözden geçirmek
gerekir. Bunun çözümü sınavları tamamen
kaldırmak ya da daha fazla sınav koymak
olabilir ancak şunu kesin olarak ifade
edebiliriz ki eğitim sistemimizi tahrip
eden, bize pahalıya mal olan bu merkezî
sınavları, ister biçimini değiştirerek
ister sayısını değiştirerek, ister
kaldırarak olsun, masaya tekrar yatırmak
durumundayız. Bu noktada toplumun da
sınavlara filozofik bir bakış açısıyla
bakmasını sağlamak zorundayız. Aksi
takdirde her konuda olabileceği gibi bu
konuda da inanılmaz bir tartışmayla
karşılaşacağız ve belki de başarılı
olamayacağız. Eğer ortaöğretimden
yükseköğretime geçişle ilgili yeni bir
düzenleme yapılmazsa ilköğretimden
ortaöğretime geçişle ilgili yapılan
düzenlemelerde de istenilen verimin tam
olarak alınması güç olacaktır.
Ortaöğretimden yükseköğretime geçiş,
ilköğretimden ortaöğretime geçişi de
etkiliyor. Okullarımızı inanılmaz bir
şekilde klasifike eden ağırlıklı
ortaöğretim başarı puanı adlı bir
uygulamayı hâlâ uyguluyoruz ve bu
uygulama, hepinizin yakından izlediği
gibi, maçı toptan kazanan okul veya
kaybeden okul sorununu karşımıza
getiriyor. İlköğretimden ortaöğretime
geçişi sağlıklı hâle getirmek istiyorsak
ortaöğretimden yüksek öğretime geçişi de
masaya yatırmak zorundayız. Türk eğitim
sisteminde sınavlarla ilgili yapacağımız
bütün düzenlemelerde bunu göz önünde
bulundurmalıyız, aksi takdirde sonuç
alamayabiliriz.
Önemli bir hususu daha vurgulamakta
fayda görüyorum: 21. yüzyılın nitelikli
bir öğretmeni ile 18.yüzyılın nitelikli
bir öğretmeni arasında fark yoktur. Oysa
18. yüzyılın mühendisi ile, doktoru ile
21. yüzyılın mühendisi ve doktorunun
nitelikleri arasında büyük farklar
bulabilirsiniz.
Eğitimde Kendi Köklerimize Dönmeliyiz
Bizim eğitim alanında çok köklü
birikimlerimiz, çok önemli değerlerimiz
var. Örneğin; Satı Bey’imiz, Ziya
Gökalp’imiz, İsmail Hakkı
Baltacıoğlu’muz, Selahattin Ertürk’ümüz
ve daha birçok eğitimcimiz var.
Aşağıdaki ifadelere dikkatinizi çekmek
istiyorum:
|
“Anlaşılmadan ezberlenen şeyler, kabukları ile birlikte
yutulan ve sonuçta hazmedilemeyen
çekirdeklere benzer.”
“Uymayan bir şekilde ders vermek, daha
dişi çıkmamış bir çocuğa pirzola
yedirmeye benzer.”
“Çocuğun
gelişimine, çağ özelliklerine önem
vermeyen bir öğretmenin durumu, yüksek
bir balkonda durduğu hâlde sokaktan
geçen küçük bir çocuğa el uzatan bir
adamın hâline benzer.”
|
Bu sözlerin altına dün yazılmış bir
metin gibi imza atabilirsiniz ama bu,
1911 yılında Satı Bey tarafından yazılan
bir makaleden yapılan alıntıdır.
Dolayısıyla biz Satı Bey’imize, Ziya
Gökalp’imize, İsmail Hakkı
Baltacıoğlu’muza, Selahattin
Ertürk’ümüze ve daha başka
eğitimcilerimize sahip çıkmak, dönüp
bakmak zorundayız. Eğer biz bunu
yaparsak kendi yanı başımızda, kendi
elimizin altında çok önemli değerlerin
olduğunu, bugün geliştirilen söylemlerin
sahibi ile yarışabilecek nitelikte
otoritelerimizin olduğunu kabul ederiz.
Dolayısıyla öğretmenimiz,
eğitimcimiz tarihsel birikimimize,
kendine güvenmelidir, kendine ait
modelleri yaratmalıdır; birisi gelip
benim eğitim kalitemi arttıracak diye
bir beklenti içine girmemelidir.
Eğitimimize, okulumuza en fazla zarar
veren anlayışlardan birisi budur.
Öğretmenimiz kendi modelini geliştirerek
hem kendini hem de eğitim sistemini
kurtarabilir. Bunun farkında olmamak
bizi öğretmenler olarak bir beklentiye
sürüklüyor. Yeni modeli, yeni yaklaşımı
bekliyoruz ve zaman geçiyor. Eğitimi bu
açıdan ele alıp ona göre modellerimizi
geliştirmemiz gerekiyor.
Öğretmenlerimizin biraz hızlı olması,
dersindeki işleyişte kendisine daha
fazla güvenmesi ve çabuk ilerlemesi
gerekiyor. Dünyanın en iyi geliştirilmiş
üniteleri, kazanımları, eğitim
yaklaşımları dahi, eğer öğretmen ona
aşırı bir şekilde sırtını yaslarsa, bir
noktada eksik kalabilir.
Türkiye üçüncü dünya ülkesi değildir.
Her alanda olduğu gibi eğitimde de çok
önemli gelişmelere imza atmıştır.
Eğitimcilerimiz, öğretmenlerimiz,
eskiden belki biraz kompleks duyarak
izlediğimiz Batılı eğitimcileri ve
uygulamaları yakından takip ediyorlar.
Onlar da görüyor ki aramızda çok büyük,
kapatılamayacak fark yoktur. Bu
çerçevede yöneticilerimiz,
öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz ve
velilerimiz artık kendisine
güvenmelidir.
Eğitimde
Küçük Fakat Dev Bir Adım: 100’lük Not
Sistemi
Son olarak uygulamaya başladığımız bir
yenilikten bahsetmek istiyorum.
Bildiğiniz gibi ortaöğretimde 100’lük
not sistemine geçtik. İyi ki geçtik. Her
gün yeni bir faydasıyla karşılaşıyorum.
5’lik sisteme göre bir öğrencinin notu
3.09 diyelim, bir diğer öğrencinin de
2.90 diyelim, aslında 100’lük sistemde
2.90’nın notu hem de bayağı farkla
ileride olabiliyor. Bu durum istisnai
bir durum da değil. Biz şu ana kadar
binlerce öğrencimizi yanlış
değerlendirmişiz veya yanlış
etiketlemişiz. Şu anda bir sonraki
kademelere geçiş için öğrencinin notları
hayati derecede önemli ise bunun en
hassas hâle getirilmesi gerekiyordu.
100’lük sisteme öğrencilerimiz ve
öğretmenlerimiz zaten alışıktı. 100
üzerinden verdiğimiz notları kendimizi
zorlayarak 5’lik sisteme dönüştürüyorduk
ve o arada inanılmaz boyutta
yanlışlıklar, adaletsizlikler ortaya
çıkıyordu. Şimdiki sistemde hiçbir
kurum, hiçbir öğrenci, hiçbir kimse
mağdur olmuyor. 5’lik sisteme göre aynı
başarıya sahip iki öğrencinin 100
üzerinden aldığı notları dikkate
aldığımızda şunu görüyoruz: Aslında
birinci öğrencinin ortaöğretim ağırlıklı
başarı puanı hesaplamasına göre diğer
öğrenciden 5 puan fazlalığı var ve 5
puan da takdir edersiniz ki 10 binlere
belki 20 binlere mal olan bir durum.
100’lük sistemin sınıf geçme konusuna
etkisi belki daha ileriki zamanlarda
değerlendirilebilir ama biz şu anda bir
sarsılma yaratmasın diye durumu en
garantili şekilde modellemeye çalıştık.
100’lük sistem sayesinde, şu anda
sınavdan 30 aldım, artık fazla gayrete
gerek yok diye havlu atan binlerce
öğrencimiz niye 35 almadım niye 40
yarışı içine girmiş durumda. Özellikle
25 ile 45 arası notlar alan öğrenciler
arasında inanılmaz bir hareketlilik söz
konusu oldu. Önümüzdeki dönemlerde bu
hareketliliği daha fazla göreceğiz.
100’lük not sistemi, her notun anlamlı
hâle geldiği bir uygulama oldu. 84
aldığı zaman çocuk 85 alsaydım 5 alırdım
diye bir hayıflanma içine girmeyecek
artık 85 aldığı zaman 85’i yeterli
bulmayacak. Niye 86, niye 90 almadım
diye çalışacak.
Eğitim öğretimi geliştirme ve engelleri
kaldırma adına atılan her adım değişim
arayışının bir ürünüdür. Sistemi alt üst
etmeden yılların alışkanlıklarının
dışına çıkabilme cesaretini
gösterebilmek gerekmektedir. Bu bakışı
temel alarak her düzeydeki eğitimci
kendi sınırları içinde de olsa “daha iyi
nasıl yapabilirim?” sorusunu kendisine
sormalı ve özgün cevabını bulmak için
uğraşmalıdır.
Her öğretmenimizin bu bilinçle hareket
edeceğine olan inancımız tamdır.
NOT:
Bu metin, 1–3 Şubat 2007 tarihinde
Antalya’da düzenlenen “Öğretmen Eğitimi
Sempozyumu”nda yapılan konuşmadan
kısaltılarak alınmıştır
|