<<< Geri   

  Anasayfa
     GÜNCEL

  1. Ortaöğretime Geçiş Sistemi Üzerine Bazı Mülahazalar

  2. Ortaöğretime Geçiş Sistemi(OGES) ve Bu Çerçevede Yapılan Yeni Düzenlemeler

  3. 24 Kasım Öğretmenler Günü Kutlama Mesajı

  4. 10 Kasım Atatürk'ü Anma Günü Mesajı

  5. Cumhuriyet Bayramı Kutlama Mesajı

  6. Ortaöğretim Programları Yenilendi

  7. Yeni Eğitim ve Öğretim Yılı Mesajı

  8. Medya Okur Yazarlığı

  9. Ölçme ve Değerlendirme Uygulamalarında Yeni Değişiklikler

  10.  Eğitime Yeni Bir Soluk: MÜZELER

  11.  "Eğitim Sistemimiz Üzerine Bazı Mulâhazalar" Konulu Yazısı


 



Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı;
Sayın Prof. Dr. İrfan Erdoğan’ın

EĞİTİM SİSTEMİMİZ ÜZERİNE
 BAZI MÜLAHAZALAR
Konulu Yazısı

Eğitim sistemimiz dün olduğu gibi bugün de içinde birtakım çelişkileri barındırmaktadır. Eğitim sistemimizin iyileştirilmesine yönelik olarak her dönemde çeşitli adımlar atılmıştır. Eğitim adına atılan bu adımların hiçbirinin kötü niyetli olduğunu düşünmüyorum. Ancak bugün geçmişte atılan adımları değerlendirdiğimizde, sonuçlarının istemediğimiz noktaya gelmesinin de söz konusu olabildiğini görüyoruz. Örneğin, 1980’li yıllarda yıldızı parlayan Anadolu Liselerini ele alalım. Bu okullar, toplumda büyük talep gördü; öğrencilerimiz, velilerimiz bu okullara rağbet etti ve sonuçta arz talep dengesini sağlama adına bu lise türünün sayısı artırıldı. Ancak bugün sistem içerisindeki yerini incelediğimizde, 600’e ulaşan sayılarıyla bu okulların eğitim sistemimizi kurum olarak değil ama işleyiş olarak tahrip eder hâle geldiğini görüyoruz. Bu okullar, eğitim sistemimizi, eğitim tarihimizde ve eğitim kültürümüzde hiç rastlamadığımız bir yapıya büründürerek üniversiteye öğrenci gönderen iddialı okulların ortaya çıkmasına ve iddiasız okulların meydana gelmesine sebep oldu. 20 yıl öncesine kadar Türkiye’de böyle bir yapı yoktu. Trabzon’daki, Mersin’deki, Edirne’deki, Hakkâri’deki her lisemizin bir iddiası vardı. Ancak bugün hepimiz kabul ediyor ve görüyoruz ki liseler arasında üniversiteye öğrenci gönderebilen okullar, gönderemeyen okullar diye bir tasnifle karşı karşıyayız. Dikkatli olmazsak tarihimizde hiçbir zaman olmadığı kadar kesin çizgilerle ayrılan bir sosyal sınıflar sistemini kendi ellerimizle yaratabiliriz. Böyle bir tehlikeyi maalesef yaşamaktayız. 20 yıl öncesine kadar Türkiye’nin okulları, sosyo-ekonomik durumu, etnik yapısı, kültürü ne olursa olsun kişileri yukarılara çok iyi taşıyan ve bu yönüyle dünyaya örnek olan bir sistemdi.
 

 Eğitimde Farklı Bakış Açıları Geliştirmeliyiz

 Eğitimde yaptığınız çalışmaların sonucunu her zaman umduğunuz şekilde alma konusunda bir garantiniz yok. Öğretmen olarak, Bakanlık olarak, okul kurucusu olarak bu gerçeği bilmek ve her an akılda tutmak önemli bir ilkedir. Ülkemizdeki eğitimi teknolojik alt yapı ile donattık. Ancak bugün geldiğimiz noktada öyle öğretmenlerimiz var ki teknolojiyi kullanarak, sunduğu eğitim öğretimin kalitesini düşürdü. Okullarda teknolojik alt yapıyı kurarken, teknoloji kullanımının böyle bir sonuç doğuracağı kimsenin aklına gelmez ama olabiliyor. Gözden kaçırdığımız bir gerçek var ve ben o gerçeğe dikkat çekmek istiyorum: Eğitimde A= B ve B=C ise, A = C mantığı her zaman geçerli değildir. Eğitimin kalitesi artacak diye yeni bilgisayarlar alırsınız, öğretmen sayınızı, okul sayınızı arttırırsınız ama yine de eğitim kaliteniz artacak diye bir garanti yoktur. Bu çelişkiler yumağı, eğitimin özelliğidir. Örneğin, ülkemizde öğretmen ihtiyacımız var ama aynı zamanda öğretmen fazlamız da var. Okul ihtiyacımız var fakat çok sayıda okulumuz, eğitim öğretimi 10–15 öğrenci ile sürdürüyor. Kaynağa ihtiyacımız var fakat kaynak fazlalığı da var.  Dolayısıyla eğitime daha fazla katkı sağlamak istiyorsak, üst düzey yetkililer, okul kurucuları ve öğretmenler olarak eğitimle ilgili alışılageldik, ezber hâline gelen söylemleri bir tarafa bırakarak;  eğitim sorunlarına farklı bakış açıları getirmemiz gerekmektedir.

        Eğitimle ilgili kullandığımız söylemlere dikkat etmek gerekiyor. Eğer söylemlerimize dikkat etmezsek sonuçta yanlış ve ümitsizlik yayan bakış açısı öğretmenden öğrenciye, veliye ve herkese yayılır. Yayıldığı noktada da zarar görmeye başlarız. Şu anda ve ileride cehaletin sorumluluğunu asla okula ve devlete yüklemememiz gerekir. Toplumda hiç kimse, özellikle de eğitimle doğrudan ilgili olan kesimler gerçekten toplumdaki geri kalmışlığın, cahilliğin sorumluluğunu bir yerlere yükleyemez. Öğretmenler ve yöneticiler bu yaklaşımları, eğitimle ilgili bu bakış açısını gözden geçirmek zorundadır.
 

           Okullarımızı Daha Anlamlı Hâle Getirmeliyiz

         Eğitim kurumlarımızla ilgili dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta da okullarımızın esas amaçlarından hızla uzaklaşmaya başlamış oldukları gerçeğidir. 1960’lı yıllarda İvan İliç’in işaret ettiği şekilde, okullarımızı, çocukları hızla etiketleyen, damgalayan bir yapıya dönüştürmüş durumdayız. Çocuklarımızın değerlerini bile ölçülebilir hâle getirmeye çalışmak tehlikelidir. Okulun asıl amacı, belli öğrenme yaklaşımlarını ve eğitimsel etkileşimleri disipline etmektir. Okulda işlenen dersler ise öğrencinin öğrenme disiplini kazanarak kendi bilgi ve görgüsünü genişletebilmesi adına yapılan organizasyonlardır. Ancak mevcut sistemde uygulanmakta olan sınavlar, okulları bu amaçtan uzaklaştırmıştır. Oysa sınavların da ortaya çıkış gayesi iyi niyetliydi ancak sonuç umulduğu gibi olmadı; sınavlar ve benzer yapılanmalar eğitim sistemimizi tahrip etti. Ortaya hiç de memnun olmadığımız bir tablo çıktı. Eğer bu duruma müdahale etmezsek bu sorunlar sistem içerisinde iyice kemikleşecektir. Çocuklarımız sürekli devam eden bir sınav telaşı ile âdeta bir dağa tırmanır gibi sınavların üzerine tırmanıyorlar. Özellikle ortaöğretimdeki çocuklarımız 9.sınıfa geldiklerinde gözlerini üst sınıflara değil ÖSS’ye dikmiş durumdalar. Başka çareleri de yok, çünkü sistem bunu gerektiriyor. Özellikle ortaöğretim kurumlarımızda öğrencinin bulunduğu her kademeye önem vermesini sağlamak zorundayız.  Neredeyse ilköğretim aşamasından başlayarak öğrenciler, sınav dışındaki hiçbir şeye bakmadan, koşar adımlarla üniversiteye doğru gidiyor. Bu yapıyı hep beraber değiştirmek durumundayız ve değiştirirken de özellikle topluma büyük bir görev düşmektedir. Toplum eğitimle gerçekten daha irdeleyici, daha filozofik bir şekilde ilgilenmek zorundadır. Ne yazık ki günümüzde, toplumun eğitime olan ilgisi bu şekilde değil. Toplum bir şekilde eğitim sisteminin açmazlarından faydalanıp gemisini kurtarmaya çalışıyor. Çocuğunu iyi olduğunu düşündüğü okula göndererek, ek ders aldırarak, özel öğretmen bularak gemisini kurtarmaya çalışıyor ve eğitimle ilgilendiğini düşünerek de kendisini kandırıyor. Sadece eğitimcilerin değil, toplumun da eğitimle ilgili gerçekleri masaya yatırması gerekiyor.

Okulların önemsizleşmesi algısını yıkmak için sınavları tekrar gözden geçirmek gerekir. Bunun çözümü sınavları tamamen kaldırmak ya da daha fazla sınav koymak olabilir ancak şunu kesin olarak ifade edebiliriz ki eğitim sistemimizi tahrip eden, bize pahalıya mal olan bu merkezî sınavları, ister biçimini değiştirerek ister sayısını değiştirerek, ister kaldırarak olsun, masaya tekrar yatırmak durumundayız. Bu noktada toplumun da sınavlara filozofik bir bakış açısıyla bakmasını sağlamak zorundayız. Aksi takdirde her konuda olabileceği gibi bu konuda da inanılmaz bir tartışmayla karşılaşacağız ve belki de başarılı olamayacağız. Eğer ortaöğretimden yükseköğretime geçişle ilgili yeni bir düzenleme yapılmazsa ilköğretimden ortaöğretime geçişle ilgili yapılan düzenlemelerde de istenilen verimin tam olarak alınması güç olacaktır. Ortaöğretimden yükseköğretime geçiş, ilköğretimden ortaöğretime geçişi de etkiliyor. Okullarımızı inanılmaz bir şekilde klasifike eden ağırlıklı ortaöğretim başarı puanı adlı bir uygulamayı hâlâ uyguluyoruz ve bu uygulama, hepinizin yakından izlediği gibi, maçı toptan kazanan okul veya kaybeden okul sorununu karşımıza getiriyor. İlköğretimden ortaöğretime geçişi sağlıklı hâle getirmek istiyorsak ortaöğretimden yüksek öğretime geçişi de masaya yatırmak zorundayız. Türk eğitim sisteminde sınavlarla ilgili yapacağımız bütün düzenlemelerde bunu göz önünde bulundurmalıyız, aksi takdirde sonuç alamayabiliriz.

Önemli bir hususu daha vurgulamakta fayda görüyorum: 21. yüzyılın nitelikli bir öğretmeni ile 18.yüzyılın nitelikli bir öğretmeni arasında fark yoktur. Oysa 18. yüzyılın mühendisi ile, doktoru ile 21. yüzyılın mühendisi ve doktorunun nitelikleri arasında büyük farklar bulabilirsiniz.


             Eğitimde Kendi Köklerimize Dönmeliyiz

 Bizim eğitim alanında çok köklü birikimlerimiz, çok önemli değerlerimiz var. Örneğin; Satı Bey’imiz, Ziya Gökalp’imiz, İsmail Hakkı Baltacıoğlu’muz, Selahattin Ertürk’ümüz ve daha birçok eğitimcimiz var. Aşağıdaki ifadelere dikkatinizi çekmek istiyorum:

“Anlaşılmadan ezberlenen şeyler, kabukları ile birlikte yutulan ve sonuçta hazmedilemeyen çekirdeklere benzer.”

“Uymayan bir şekilde ders vermek, daha dişi çıkmamış bir çocuğa pirzola yedirmeye benzer.”

 “Çocuğun gelişimine, çağ özelliklerine önem vermeyen bir öğretmenin durumu, yüksek bir balkonda durduğu hâlde sokaktan geçen küçük bir çocuğa el uzatan bir adamın hâline benzer.”

   Bu sözlerin altına dün yazılmış bir metin gibi imza atabilirsiniz ama bu, 1911 yılında Satı Bey tarafından yazılan bir makaleden yapılan alıntıdır. Dolayısıyla biz Satı Bey’imize, Ziya Gökalp’imize, İsmail Hakkı Baltacıoğlu’muza, Selahattin Ertürk’ümüze ve daha başka eğitimcilerimize sahip çıkmak, dönüp bakmak zorundayız. Eğer biz bunu yaparsak kendi yanı başımızda, kendi elimizin altında çok önemli değerlerin olduğunu, bugün geliştirilen söylemlerin sahibi ile yarışabilecek nitelikte otoritelerimizin olduğunu kabul ederiz.  Dolayısıyla öğretmenimiz, eğitimcimiz tarihsel birikimimize, kendine güvenmelidir, kendine ait modelleri yaratmalıdır; birisi gelip benim eğitim kalitemi arttıracak diye bir beklenti içine girmemelidir. Eğitimimize, okulumuza en fazla zarar veren anlayışlardan birisi budur. Öğretmenimiz kendi modelini geliştirerek hem kendini hem de eğitim sistemini kurtarabilir. Bunun farkında olmamak bizi öğretmenler olarak bir beklentiye sürüklüyor. Yeni modeli, yeni yaklaşımı bekliyoruz ve zaman geçiyor. Eğitimi bu açıdan ele alıp ona göre modellerimizi geliştirmemiz gerekiyor. Öğretmenlerimizin biraz hızlı olması, dersindeki işleyişte kendisine daha fazla güvenmesi ve çabuk ilerlemesi gerekiyor. Dünyanın en iyi geliştirilmiş üniteleri, kazanımları, eğitim yaklaşımları dahi, eğer öğretmen ona aşırı bir şekilde sırtını yaslarsa, bir noktada eksik kalabilir.

 Türkiye üçüncü dünya ülkesi değildir. Her alanda olduğu gibi eğitimde de çok önemli gelişmelere imza atmıştır. Eğitimcilerimiz, öğretmenlerimiz, eskiden belki biraz kompleks duyarak izlediğimiz Batılı eğitimcileri ve uygulamaları yakından takip ediyorlar. Onlar da görüyor ki aramızda çok büyük, kapatılamayacak fark yoktur. Bu çerçevede yöneticilerimiz, öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz ve velilerimiz artık kendisine güvenmelidir.
 

 Eğitimde Küçük Fakat Dev Bir Adım: 100’lük Not Sistemi

Son olarak uygulamaya başladığımız bir yenilikten bahsetmek istiyorum. Bildiğiniz gibi ortaöğretimde 100’lük not sistemine geçtik. İyi ki geçtik. Her gün yeni bir faydasıyla karşılaşıyorum. 5’lik sisteme göre bir öğrencinin notu 3.09 diyelim, bir diğer öğrencinin de 2.90 diyelim, aslında 100’lük sistemde 2.90’nın notu hem de bayağı farkla ileride olabiliyor. Bu durum istisnai bir durum da değil. Biz şu ana kadar binlerce öğrencimizi yanlış değerlendirmişiz veya yanlış etiketlemişiz. Şu anda bir sonraki kademelere geçiş için öğrencinin notları hayati derecede önemli ise bunun en hassas hâle getirilmesi gerekiyordu. 100’lük sisteme öğrencilerimiz ve öğretmenlerimiz zaten alışıktı. 100 üzerinden verdiğimiz notları kendimizi zorlayarak 5’lik sisteme dönüştürüyorduk ve o arada inanılmaz boyutta yanlışlıklar, adaletsizlikler ortaya çıkıyordu. Şimdiki sistemde hiçbir kurum, hiçbir öğrenci, hiçbir kimse mağdur olmuyor. 5’lik sisteme göre aynı başarıya sahip iki öğrencinin 100 üzerinden aldığı notları dikkate aldığımızda şunu görüyoruz: Aslında birinci öğrencinin ortaöğretim ağırlıklı başarı puanı hesaplamasına göre diğer öğrenciden 5 puan fazlalığı var ve 5 puan da takdir edersiniz ki 10 binlere belki 20 binlere mal olan bir durum. 100’lük sistemin sınıf geçme konusuna etkisi belki daha ileriki zamanlarda değerlendirilebilir ama biz şu anda bir sarsılma yaratmasın diye durumu en garantili şekilde modellemeye çalıştık. 100’lük sistem sayesinde, şu anda sınavdan 30 aldım, artık fazla gayrete gerek yok diye havlu atan binlerce öğrencimiz niye 35 almadım niye 40 yarışı içine girmiş durumda. Özellikle 25 ile 45 arası notlar alan öğrenciler arasında inanılmaz bir hareketlilik söz konusu oldu. Önümüzdeki dönemlerde bu hareketliliği daha fazla göreceğiz. 100’lük not sistemi, her notun anlamlı hâle geldiği bir uygulama oldu. 84 aldığı zaman çocuk 85 alsaydım 5 alırdım diye bir hayıflanma içine girmeyecek artık 85 aldığı zaman 85’i yeterli bulmayacak. Niye 86, niye 90 almadım diye çalışacak.

Eğitim öğretimi geliştirme ve engelleri kaldırma adına atılan her adım değişim arayışının bir ürünüdür. Sistemi alt üst etmeden yılların alışkanlıklarının dışına çıkabilme cesaretini gösterebilmek gerekmektedir. Bu bakışı temel alarak her düzeydeki eğitimci kendi sınırları içinde de olsa “daha iyi nasıl yapabilirim?” sorusunu kendisine sormalı ve özgün cevabını bulmak için uğraşmalıdır.

           Her öğretmenimizin bu bilinçle hareket edeceğine olan inancımız tamdır.

NOT: Bu metin, 1–3 Şubat 2007 tarihinde Antalya’da düzenlenen “Öğretmen Eğitimi Sempozyumu”nda yapılan konuşmadan kısaltılarak alınmıştır

                                                                                                                Prof. Dr. İrfan ERDOĞAN 
                                                                                                        Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı

01.06.2007

Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı © 2008  hakları saklıdır.