|
TALİM VE TERBİYE KURULU: EĞİTİMİN
ROTASINI ÇİZEN BİR CUMHURİYET KURUMU
Değerli
İstanbul Kültür Üniversitesi Mütevelli
Heyet Başkanı Sayın Fehamettin Akıngüç,
Sayın Rektörümüz, Saygıdeğer
Başkanlarımız, Hanımefendiler,
Beyefendiler...
Günün belki de bu son yarım saatinde
umarım sizi sıkmadan, süreme de azami
ölçüde riayet ederek bu konuşmayı
bitirmiş olurum. Heyecanımı benden daha
tecrübeli olan sizler mazur görürsünüz,
diye düşünüyorum. Her açıdan
heyecanlıyım. Öncelikle, bulunduğum
konum itibariyle, yapacağım konuşmanın
belirli bir denge içerisinde olması
gerektiğinin baskısı altındayım ve bunun
yanı sıra siz değerli büyüklerime
hitaben konuşmak da ayrı bir heyecan
sebebi.
Bahar
Hanım çok güzel ifade etti; bugün burada
Millî Eğitim Bakanlığının, Talim ve
Terbiye Kurulunun âdeta sözlü tarihi
çıktı. Bu toplantı, gerçekten öncü ve
özgün bir çalışma oldu. Böyle önemli bir
çalışmaya imza attıkları için Sayın
Akıngüç’e ve Sayın Karagözoğlu Hoca’ma
da ayrıca teşekkür ediyorum. Tabi ki bu
çalışmanın bizim için anlamı ve önemi
çok daha başka. Çünkü biz Talim ve
Terbiye Kurulu olarak bu çalışmadan daha
fazla faydalanmak zorundayız. Göreve ilk
atandığım günlerde tecrübeli bir iki
kurul üyemiz bana Talim ve Terbiye
Kurulu’ndaki geleneksel yapıyla ilgili
görgüye dayalı bazı uygulamaları
hatırlattılar. Bu uygulamaları değerli
başkanlarım da bilirler.
Söylediklerinden birisi şuydu: “Kurula
zaman zaman genel müdür, bakanlıktan bir
uzman ya da başka bir görevli gelir;
Kurul belirli konularda bu tür
kişilerden görüş alır. Bu gelen
misafirler, uzman ya da genel müdür kim
olursa olsun, kurul üyelerinin sözlerine
karşılık konuşmaya başladıklarında;
‘Ahmet Bey’e cevaben şunu söylüyorum,
ona cevap veriyorum.’ gibi bir tarzda
konuşmaya başlarlarsa bunu kabul
etmeyin. Çünkü gelen misafirler Talim ve
Terbiye Kurulu Başkanı’na ve üyelerine
cevap veremezler, ancak açıklama
yapabilirler.” dediler. Bu uygulama, bu
kültür, bu gelenek benim çok hoşuma
gitti ve daha ilk anda beni kurumun
havasına soktu. Benim de bugün şu saatte
bazı konularla ilgili yapacağım
konuşmayı lütfen siz değerli büyüklerim
cevap olarak görmeyin, bir açıklama
olarak görün, diye istirham ediyorum.
Talim ve
Terbiye Kurulu Başkanlığı görevini dokuz
aydır yürütmekteyim. Bana göre bu dokuz
ay farklı bir dokuz aydır. Yönetime yeni
gelmiş bir hükümetin, iktidarın ilk
dönemlerindeki üç ay, bana göre bu dokuz
aydan daha önemli. Dolayısıyla kendi
dönemimi eğitimde gerçekten köklü
çalışmaları yapma adına -topu taca atmak
için demiyorum ama - biraz dezavantajlı
bir dönem olarak görüyorum. Ama o yüce
kurumda yirmi dört saat de kalınsa
eğitim sistemimiz için muhakkak bir
şeyler yapılmalı, diye düşünüyorum.
Çalışmak isteyen, üretmek isteyen bir
başkan, Kurul, üyeler ve uzmanlar yirmi
dört saat içerisinde bile muhakkak bir
şeyler yapabilirler. Ben de elimden
geldiğince bu anlayış içerisinde dokuz
aydır görevimi sürdürmeye çalışmaktayım.
Geride
bıraktığım dokuz aylık dönemin kısa bir
değerlendirmesini yapacak olursam,
başkanlığım süresince gerçekleştirdiğim
çalışmalar, yaptığım gözlemler sonucunda
ulaştığım kanaat şudur: Talim ve Terbiye
Kurulu, ortaya koyduğu çalışmalar
itibariyle, Bakanlığın çıtası en yüksek
olan kurumudur. Millî Eğitim
Bakanlığında da herkes hangi koşulda
olursa olsun belirli işleri en iyi Talim
ve Terbiye Kurulu’nun yaptığının
farkındalar. Talim ve Terbiye Kurulu
görevini gerçekten “Millî Eğitim
Bakanlığının beyni” şeklindeki
nitelemeye uygun olarak yapıyor. En
olumsuz, kötü haliyle bile yaptığı
çalışmalarla Millî Eğitim Bakanlığının
yıpratılmasını önlüyor, bakanlığa imaj
kazandırıyor, diye düşünüyorum.
Talim ve
Terbiye Kurulu’nun içerisinde
sorumluluğu ve yetkisi oldukça fazla
olan bir birim, bir düzey var; o da
kurul üyeleri. Aslında tüm dikkatlerin
Bakanlığa, Bakana ve Başkana
yönelmesinden dolayı üyelerin etkin
konumu göz ardı ediliyor, arka planda
kalıyor. Fakat unutulmamalıdır ki,
Türkiye’de Türkçe, matematik, fizik,
sosyal bilgiler, fen bilgisi, yabancı
dil vb. tüm branşlarda program
geliştirmeden tutun da kitapların
yazılması ve incelenmesine varana kadar
her şey en son noktada ilgili üyede
bitiyor. Her şey bir şekilde dolaylı
veya doğrudan ilgili üyeye
dayanmaktadır. Kurul Başkanı olarak
benim matematikle, fizikle ya da
coğrafya ile ayrıntılı bir biçimde
ilgilenmem söz konusu olamaz. Benim
adıma bu konularla ilgilenenler
yardımcılarımdır, ilgili dairelerdir.
Ama aslında bir konu ile ilgilenen en
tepedeki, en yetkili kişi, bu alanla
ilgili olan kurul üyesidir. Dolayısıyla
Talim ve Terbiye Kuruluna yönelik
önerilerimizde, kritiklerimizde kurul
üyelerinin yetkilerini biraz daha göz
önünde bulundurmak, bu yöne biraz daha
dikkatle eğilmek durumundayız, diye
düşünüyorum.
Değerli
Başkanlarım, Değerli Misafirler; sanırım
Sayın Ekinci ifade etmişti; özellikle
son yıllarda eğitim sistemimizle ilgili
olarak söylenmedik şey, üzerine
konuşulmadık konu yok. Belki yirmi yıl
öncesinde Türkiye söylem açısından da
gerideydi. Bu nedenle o yıllarda yeni
bir ifade, yeni bir model duyduğumuzda
şevkle, heyecanla hemen takdim
edebiliyorduk. Fakat şimdi ülke olarak
eğitim teorilerini daha yakından
izliyoruz, dünyadaki gelişmeleri
yenilikleri biz de dünya ile eş zamanlı
olarak takip edebiliyoruz. Fakat burada
da başka bir problem başlıyor. Bu
modelleri, teorileri, söylemleri olması
gerektiği gibi değerlendiremiyor, çok
cömertçe harcıyoruz.
Yine
konuşmalarda eğitimde reform, eğitimde
değişim, öğrenci merkezli eğitim gibi
ifadeler sık sık geçti. Son üç, beş, on
yıldır bu kavramları çok cömertçe
harcadık ve hem kendi kafamızı hem de
öğretmenlerimizin kafasını karıştırdık.
Oysa Sayın Ekinci konuşmasında, bundan
on yıl önce hazırladığı bir raporda
öğrenci merkezli eğitimden bahsettiğini
ifade etti. İlk çağ filozoflarından
Sokrates’in bir köleye okuma yazma
öğretirken izlediği yöntem de öğrenci
merkezliydi. Bu bize öğrenci merkezli
eğitimin daha ilk çağda Sokrates
zamanında bile var olduğunu gösteriyor.
Demek ki biz 21. yüzyılda ‘öğrenci
merkezli eğitime geçtik’ dersek, müthiş
bir kafa karışıklığı yaratmış oluruz.
Bu
bahsettiğim husus bana göre sistemimizin
yaşadığı önemli bir problem ve ne yazık
ki bu problemle çok sayıda örneğim var.
Mesela, iki yıl önce İstanbul’da bir
öğretmen arkadaşımla konuşuyordum. Bana
“Hocam eğitimdeki yeni anlayış nedir
biliyor musunuz?” diye sordu ve ardından
kendisi yeni anlayışı şu şekilde
özetledi: “Şimdiye kadar öğretmenler
anlatıyordu öğrenci dinliyordu, şimdi
öğrenci anlatacak biz dinleyeceğiz.”
Tabi ki yeni anlayış bununla sınırlı
değil, zaten yeni diye ifade ettiğimiz
anlayış da yeni değil. Aslında bu
anlayış bundan yirmi yıl önce de otuz
yıl önce de yeni değildi. Son zamanlarda
konusu ‘Yirmi birinci yüzyılın
öğretmeni’ olan çok sayıda konuşmaya
davet edildim. Oralarda öğretmenlere
yönelik yaptığım konuşmalarda her zaman
eğer öğretmen nitelikli ise yirmi
birinci yüzyılın öğretmeni ile on
dokuzuncu yüzyılın öğretmeni arasında
hiçbir fark olmadığını anlatmaya
çalışıyorum. On dokuzuncu yüzyılın
mühendisi ile bugünkü mühendis arasında
fark olabilir. Fakat on dokuzuncu
yüzyıldaki çok başarılı bir öğretmen ile
-teknolojik donanımı ne olursa olsun-
bugünkü başarılı bir öğretmen arasında
çok fazla fark yoktur. Çünkü eğitim,
birikimlerin üst üste konması ile inşa
edilen bir yapıdır. Eğitimde bir birikim
var ve bu birikimin kökeni çok eskilere
kadar gidiyor. Platon’a kadar uzanıyor,
John Dewey’ya uzanıyor, John Lock’a
uzanıyor, Jean Jack Rousso’ya uzanıyor.
Bunların her biri eğitim adına birer dev
ve biz bu kişilerden hangisinin görüşünü
alırsak alalım bugün çok rahatlıkla yeni
yaklaşım adı altında kullanabiliriz.
1900lü yılların önemli bir Türk
eğitimcisi olan Satı Bey’in yazdığı bir
yazıyı bundan bir ay kadar önce
Antalya’da katıldığım bir sempozyumda
izleyicilere sundum. İki sayfalık bir
yazı, yıl 1911... Bugün eğitim adına
konuşulan ne varsa bizim ifade
ettiğimizden çok daha veciz bir şekilde
anlatıyor. İfade çok güçlü, metaforlar
çok iyi. Yazıyı okuduktan sonra
izleyicilerden bu yazıyı kimin yazmış
olabileceğini tahmin etmelerini istedim.
Tahminde bulunan herkes son zamanlarda
yaşayan eğitimcilerimizin adını
sıraladı. Sonra da slaytta Satı Bey’in
adını ve 1911 yılını gösterdim. Herkes
çok şaşırdı.
Değerli
Misafirler, eğitim öğretimin bu yönünü
kabul etmemiz gerekir. Eğitim ve öğretim
bu açıdan zor bir alandır. Sadece bu
açıdan değil birçok başka açıdan da
eğitim öğretim zordur. Örneğin eğitim,
başta hedeflenen noktaya varılmasının da
zor olduğu bir alandır. Eğitim öğretimde
atılan adımların hemen hemen hepsi iyi
niyetli atılmıştır. Fakat örneklere
bakıldığında geldiğimiz noktanın
hedeflenenden bambaşka bir nokta olduğu
görülecektir. 1980 yılına kadar
Türkiye’de üniversitelere yerleşirken
öğrenci dört matematik, on da fizik
sorusu çözerdi ve istediği yeri
kazanırdı. Sınavlarda okul başarısının
bir etkisi yoktu. Seksenli yıllarda okul
başarısının da dâhil edilmesi gündeme
geldi. Ardından okul birincileri için
ayrı bir kontenjan açılması uygulamasına
başlandı. Fakat bu iyi niyetli uygulama,
bazı okullarda bol bol not verilmesine
sebep oldu. Diğer bazı okullarda ise
notlar daha dikkatle, özenle
veriliyordu. Bu durum öğrenciler
arasında adaletsizliklere sebep
olabiliyordu. Bu adaletsizliği gidermek
için, yine iyi niyetle, okulun
öğrencilerinin ÖSS’de aldığı ham puana
göre bir sistem geliştirelim ki şişirme
not problemini çözelim diye düşünüldü ve
sanırım 1996’dan sonra ağırlıklı orta
öğretim başarı puanı uygulamasına
başlandı. Tüm bu uygulamaların
temelindeki niyet iyi. Bir önceki
yaklaşımın temelindeki niyet de iyi
şimdiki yaklaşımın temelindeki niyet de
iyi. Örneğin, ağırlıklı ortaöğretim
başarı uygulamasında da daha fazla
adaleti sağlayalım, daha başarılı bir
uygulama yapalım, niyeti var. Oysa bu
uygulama, Sayın Baloğlu Hoca’mın
ifadelerinde dile getirdikleri gibi bir
ülkenin vazgeçilmez unsuru olan liseleri
Türkiye’de bitirdi. Ben, liseyi
Edirne’de okudum. Bizim zamanımızda
Türkiye’nin her yerindeki lisenin bir
iddiası vardı. İnsanların aklına hangi
liseye gitsem daha iyi olur gibi bir
düşünce gelmezdi. Belki İstanbul’da
olanların aklından, İstanbul’un
Bizans’a, Osmanlı kültürüne dayanan
seçkinci yapısından dolayı böyle bir
düşünce gelirdi. Çünkü orada Avrupa’yı
andıran, köklü, eski liseler vardı,
ancak İstanbul dışında hiçbir kentte
insanlar lise tercihi yapma gereği
duymazlardı. Mersin’deki öğrencide,
acaba Tevfik Sırrı Gür Lisesi’ne mi
gitsem Atatürk Lisesi’ne mi gitsem, diye
bir kaygı yoktu. Çünkü her okul eşit
derecede iddialıydı. Değerli Misafirler,
ağırlıklı ortaöğretim başarı puanı
uygulamasından sonra -niyet iyi olmasına
rağmen- liselerimizin olumsuz yönde
etkilendiğine inanıyorum. Şimdi biz
liselerde yapılacak olgunluk sınavlarına
dayalı bir sistemle ya da başka sistem
arayışlarıyla liselerimizi tekrar
kurtarmak için çabalıyoruz.
Eğitimi
sistem bütünlüğü içerisinde
değerlendirmek gerekliliğinden yola
çıkarak üniversitelerimize baktığımızda
ise üniversitelerin nitelik olarak değil
ama kapasite olarak yetersiz oldukların
görüyorum. Yüksek öğretimde %20’ler
civarında bir okullaşma oranımız var ve
bu durum, toplumun üniversite eğitimi
alma konusundaki isteği ve talebi çok
fazla olduğu için liseden başlamak üzere
ilköğretime kadar eğitim sistemimizi
sıkıştırıyor. Alt eğitim kademelerini de
etkileyen bu sıkışıklığın rahatlatılması
için, kalite adına az da olsa bir
zafiyet yaratacak olsa dahi, yüksek
öğretimdeki okullaşma oranını yukarılara
çekmek zorundayız. Yoksa, lise için,
ilköğretim için istediğiniz değişikliği
yapın, istediğiniz çağdaş gelişmeleri,
iyi modelleri uygulamaya çalışın,
yukarıda az önce söylediğim baskı, o
şişenin boynunu andıran kıskaç olduğu
müddetçe, lisede de istediğiniz verimi
alamayacaksınız. Lisede istediğinizi
yapamadığınız için, ilköğretimde de
istenilen olumlu gelişmeler ortaya
çıkmayacak. Müfredatı yeniledik desek de
ilköğretimde istediğimizi yapamayacağız.
Çünkü ÖSS’nin bir kardeşi de mevcut OKS.
Dolayısıyla, eğitim sistemimizi bütün
hâlinde kurtarmak için,
üniversitelerimizin kapasitesini
muhakkak yukarılara çekmemiz
gerekmektedir. Çünkü yükseköğretimdeki
bu arz talep dengesizliğinden
ilköğretimimiz ve ortaöğretimimiz de
olumsuz etkileniyor. Türkiye’nin gücü bu
sorunu çözmeye yeter. Yüksek öğretim
kademesindeki kapasitesi % 20’ye ulaşan
Türkiye; ekonomik gücüyle, eğitimli
insan gücüyle bu oranı rahatlıkla %
25’lere, % 30’lara yükseltebilir.
Üstelik yarışmakta olduğumuz ülkelerin
hepsinin de yükseköğretimde okullaşma
oranları % 40’lardan, % 50’lerden
başlıyor. Bizim de acilen bu oranlara
ulaşmamız gerekir. Sadece üniversite
okumayı talep eden çocuklarımıza yer
açmak için değil, eğitim sistemimizi
kurtarmak için de bunu yapmamız şart.
Değerli
Misafirler, içinde bulunduğumuz yıllarda
eğitime muazzam bir talep var. Ben
başlangıcını söyleyemeyeceğim ama bunu
seksenli yıllara kadar götürebiliriz. Bu
talep iyi ki var. Belki yirmi yıl sonra
eğitim alma konusunda bu heyecanı, bu
enerjiyi göremeyeceğiz. Ekonomik durumu
ne olursa olsun, toplumumuzdaki
insanların eğitime müthiş bir ilgisi
var. Ben öğrencilerimden biliyorum,
vakıf üniversitelerine devam eden
öğrencilerden biliyorum. Babası öğretmen
olan bir öğrencim bir vakıf
üniversitesine devam ediyordu.
Masraflarını nasıl karşıladığını merak
ettim ve sordum. Babası emekli olmuş
emekli ikramiyesini çocuğunun eğitimine
ayırmış. Didim’de bir yazlıkları varmış
onu da satmışlar. Bu müthiş bir şey. Bu
söylediğim olayla onlarca yüzlerce kez
karşılaştık.
Bu
konuya şunun için girdim: Bizim
kendimize özgü bazı yönlerimiz, eğitim
alma konusunda kültürel farklılıklarımız
var. Avrupa ülkelerinde çocuklar küçük
yaşlardan itibaren bazı mesleklere bazı
okul türlerine yönlendirilebiliyorlar.
Ancak bizim önümüze benzer
yönlendirmeler gelirse, bu bizde Avrupa
ülkelerinde olduğu gibi bir sonuç
vermeyebilir. Bazı şeyleri Avrupa’nın
yaptığı gibi yaparsak eğitim sistemimiz
orada çalıştığı gibi çalışmayabilir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin
yükseköğretime geçiş sistemini
incelediğimizde, üniversiteye girerken
merkezî bir sınav olmadığını görüyoruz.
Orada sistem çok iyi çalışıyor, biz de
aynı sistemi uygulayalım.
Bakanlarımızdan birisi bunu yapmaya
çalıştı ama daha uygulamaya bile
başlayamadan geri adım atmak zorunda
kaldı. Çünkü Türkiye’de bir sınav
bağımlılığı var ve tüm toplumu kuşatan
bu sınav bağımlılığı nedeniyle
dezavantajlı bir hâle gelmiş durumdayız.
Aslında burada da çıkış noktamız iyi
niyetliydi. Amacımız adaleti sağlamaktı.
Çıkış noktamız iyiydi ama bugün artık
maalesef sınavlara bağımlı hale gelmiş
durumdayız. Ortaöğretime geçişte okul
başarısını da işin içine dahil etmekle
sınavlara olan bu bağımlılığı azaltmayı
amaçladık. Bu noktada aynı zamanda
öğrenci velisi olan bir savcı bu
uygulamamızı eleştiren bir mektup
yazmış; okulda verilen notların
sübjektif olduğunu düşünüyor ve dava
açacağını ve kazanacağını ifade ediyor.
Değerli Büyüklerim, bu bakış açısı, bu
anlayış kabul edilemez. Eğer bunu kabul
edersek eğitimi kaybederiz. Okulda
verilen puanlar sübjektifse, sorunluysa
o başka bir sorun ve o sorunla ayrıca
ilgilenmek zorundayız. Ama öğretmen
değerlendirmeleri sübjektif diyerek
baştan pes edersek o zaman zaten eğitim
bitmiş demektir.
Bu
anlayışı kabul etmemek ve ifade edilen
sorunu çözmek için bir yerden başlamak
zorundayız. Not sistemindeki yanlışları,
hileleri, şişirme not vermeleri,
sistemsizliği çözmek için başka önlemler
almak zorundayız. Olgunluk sistemi,
merkezî sınav, merkezî sınavın
kaldırılması, yeni seviye belirleme
sınavlarında okulun etkili olması,
bunların hepsinde kendi gerçeğimizi,
eriştiğimiz kültürü, öğrencimizin,
velimizin kültürünü dikkate alarak, göz
önünde bulundurarak yeni modeller
yaratmak zorundayız.
Değerli
Başkanların da ifade ettiği gibi OKS ve
ÖSS Türk millî eğitimi için yararlı bir
sistem değildir. Bunlar ya hep ya hiçe
götüren bir sistemdir ve bugün bizi hiçe
götürmüştür. Biz şu anda eğitim adına ne
yaparsak yapalım OKS ve ÖSS gibi
yaptığımız bütün kuleleri bozan, dağıtan
uygulamalarla karşı karşıyayız. Bunu
değiştirmek zorundayız. Bütün
pedagogların, eğitimcilerin,
felsefecilerin önerisi şudur: Süreci
değerlendirin, sürece dayalı
değerlendirmeye önem verin. Millî Eğitim
Bakanlığının son zamanlardaki
açıklamalarıyla ortaya koyduğu irade de
sürecin değerlendirilmesini temel
almaktadır, buna yöneliktir. Tabi ki,
değişik parametrelerden oluşan yeni
sistemle ilgili olarak “sistemin şurası
iyi değil, çalışmaz, bunu düzeltin”
diyebiliriz. Ancak yeni sistemin bir
unsurundaki bir hatadan dolayı OKS’nin
devam etmesini isteyemeyiz. Hangi irade
yönetime gelirse gelsin, hangi siyasi
parti iktidara gelirse gelsin,
kesinlikle iyi niyetle gelecektir ve
geldiği andan itibaren de sürece dayalı
bir değerlendirme sistemini uygulamak
zorunda kalacaktır, çünkü bunun artık
başka çıkış yolu yoktur.
Değerli
Misafirler; rahmetli Kadri Yörükoğlu’nun
1940–1962 yılları arasında Talim ve
Terbiye Kurulu Başkanı olarak görev
yapması beni başka bir yere götürdü.
1940, eğitimde Türk rönesansının
başladığı devirdir. Rahmetli Hasan Ali
Yücel de bunu söylerdi. Türk rönesansı;
aynen Batının rönesansında olduğu gibi
çevirilerle, eğitimde atılan hamlelerle,
yüzlerce özgün uygulamanın başlamasıyla
bir dönüm noktasıdır ve uzun sürmüştür.
Yedi yıl, yedi ay, yedi gün gibi mistik
bir özelliği de vardır. Hasan Ali
Yücel’in önemli uygulamalarından biri de
Köy Enstitüleridir. Köy Enstitüleri bir
tanedir. Onun dışında daha birçok güzel
uygulama var. Tercümeler, klasikler
bunlardan yalnızca ikisidir. Kadronun
çok iyi çalışması bile başlı başına
önemlidir. İsmail Hakkı Tonguç gibi bir
Genel Müdür kendisini ziyarete gelen
öğrenciyi ismen tanıyacak kadar işe
yatkın birisidir. Kendisi ile ilgili
anlatılan çok güzel bir anı vardır. İki
öğrenci Ankara’ya hafta sonu bir iş için
geliyorlar. Biraz da tatil havasının
etkisiyle yiyip içiyorlar ve paralarını
tüketiyorlar. Dönemin genel müdürü
Tonguç’un yanına gidiyorlar. Tonguç
bunlara para veriyor. Üstelik
öğrencileri ismen tanıyor. Bu örnek
şunun için hiç aklımdan çıkmaz; bir
genel müdür, bir okuldaki öğrenciyi
ismen tanıyor. Tabi o zamanki öğrenci
sayısı azdı, ondan da tanıyor denebilir
ama tanımak başka bir iştir. Tanımayan
insan on kişi de olsa tanımaz.
Kırklı
yıllarda başlayan bu eğitim hareketi
sürüyor, sonra tek parti dönemi
başlıyor. Çok kalıpçı düşünmezsek
1950’li yılların da hakkını teslim etmek
zorundayız. Bu dönemde eğitim, toplum,
ekonomik kalkınma iç içedir. Köy
kalkınmazsa eğitimde ne yapılabilir ki!
Köye yol olmazsa traktör gitmezse okul
ne anlam ifade eder. Okulu zaten yol
giderse yapabilirsiniz. Bu bağlamda
düşündüğünüzde o devir de farklı ve
başarılı bir devirdir. Hemen akabinde 60
– 61 ihtilalinden sonraki iki yıl da
bana göre çok önemlidir. Kadri Yörükoğlu,
üç önemli devir, çok önemli bakanlarla
birlikte büyük uygulamalara imza atıyor.
Burada
aslında çok önemli bir formül var: Kadri
Yörükoğlu bu kadar farklı dönemlerde
karşılaştığı problemlere sığınmadan
nasıl çalışıp ürettiyse Talim Terbiye
Kurulu Başkanları, gelecekteki
başkanlar, bakanlar veya diğer
sorumlular da aynı işi yapabilir. Ben
Sayın Baloğlu Hoca’mın gözlerinde de
aradaki konuşmalarında da bunu gördüm.
Bazı tavsiyelerini dinlerken çok hoşuma
gitti. Sırtını çalışmasını engelleyen
problemlere dönen Talim Terbiye Kurulu
Başkanı çok iş yapabilir, kesinlikle
yapabilir. Ben dokuz aylık başkanlığım
süresince bunu gördüm. Kendi hayatımda,
yani başkanlığım süresinde bunu gördüm.
Bir de
şunu gördüm ve insanımıza güvendim:
Şartlar ne olursa olsun, bu ülke için
bir şey yapmak isteyen, her türlü
olumsuzluklara rağmen bir şeyler
yapabilir. Fırsat buldukça yaptığım okul
gezilerinde katıldığım toplantılarda
öğretmenler ile sohbet etmeye, onların
görüşlerinden faydalanmaya çalışıyorum.
Yine böyle bir sohbet esnasında, bir
öğretmenimiz beşlik not sisteminin
adaletsizliğini dile getirdi. Beşlik not
sistemi uygulaması yüzünden 83, 84 alan
öğrencilerin öğretmenler üzerinde
kurdukları baskılardan bıktıklarını
söyledi. Buna bir çözüm bulmamızı
istedi. Bu öğretmenle görüştükten sonra
çok etkilendim ve olayı kendi zihnimde
masaya yatırdım. İrdeledikçe de
problemle karşılaştım. Öğretmenler
seksen üç, seksen dört alan çocukların
notlarını çocuğun hakkı diye mecburen
seksen beş yapmak zorunda kalıyor. Peki
neden? Çünkü seksen beş, beşlik not
sisteminde beş; seksen üç, seksen dört
ise dört. Bir puanlık bir fark çok büyük
farklılıklara sebep oluyor. Seksen dört
ile seksen beş arasındaki fark aslında
bir puan ama beşlik not sisteminde bir
puandan daha çok fark ediyor. Oysa öte
yandan seksen beş ile yüz arasında
hiçbir farklılık yok. Seksen beş alan
öğrencinin de notu beş, yüz alan
öğrencinin de notu beş oluyor. Müthiş
bir haksızlık, müthiş bir adaletsizlik
ve bu adaletsizlik, bu yanlışlık
yıllardır Milli Eğitim Bakanlığının
gözünden kaçmış. Bu yanlışlıktan
üretilen verilerle üniversiteye öğrenci
kabul eden ve çok birikimli gördüğümüz
YÖK de, ÖSYM de gözünden kaçırmış.
Yanlışlığın büyüklüğünü sanırım tahmin
edebiliyorsunuz. Performansı çok farklı
olduğu hâlde iki öğrenci aynı
performansa sahip gibi değerlendiriliyor
ve bu değerlendirme üniversiteye geçişte
de etkili olduğu için, o öğrenci
üniversiteye giriş sınavında on binlerce
öğrencinin haksız yere gerisinde
kalıyor. Üstelik yüzlük not sistemi
uygulamasının güzel bir tarafı da
öğretmen de öğrenci de yüzlük sisteme
kavram olarak zaten alışık. Çünkü
öğretmen notlarını yüz üzerinden
veriyor, öğrencinin performansını yüz
üzerinden değerlendiriyor. Fakat sonra
ne oluyorsa öğretmenden, yüz üzerinden
verdiği notu beşe çevirmesini istemişiz
ve ne yazık ki, yüzlük sistemde verilen
notu beşlik sisteme çevirdikten sonra
inanılmaz adaletsizlikler ortaya
çıkıyor. Tüm bu değerlendirmelerden
sonra kurumda çalışan konu ile ilgili
arkadaşlara şunu sordum: “Madem yüz
üzerinden not veriyoruz, bu notu beşlik
sisteme çevirmesek, olduğu gibi kalsa ne
olur?” “Hiçbir şey olmaz”, dediler.
Öğretmen zaten bunu kullanıyor.
Başlangıçta öğrencinin notunu yüz
üzerinden veriyor, sonra bu notu
kendisini zorlayarak beşe çeviriyor.
“İdeal bir not verme sistemi şu şekilde
olur” un peşinde değilim ancak ortada da
bir gerçek var, yüzlük sistemde verilen
notun beşlik sisteme dönüştürülmesiyle
önemli problemler ortaya çıkıyor. Yapmak
istediğim bu problemleri yeni bir
probleme yol açmadan düzeltme imkânını
bulmak. Bana kalsa, benim kişisel
düşüncem, en baştan yüzlük not sistemi
kavramı ile lise öğrencisini
tanıştırmamak gerekirdi. Bu ayrı bir
problem ama madem tanıştırmışız, öğrenci
yüze alışmış, yüz üzerinden not
veriliyor, bari sonra bu notu beşe
çevirirken ortaya çıkan problemleri
engellemek için bir şeyler yapmalıyım
diye düşündüm.
Değerli
Misafirler, yüzlük not sistemine geçişi
şu açıdan örnekledim: Bu sisteme
geçerken zor geçtik. Yazın geçeceğimizi
ilan etmemize rağmen uygulamaya geçmemiz
Kasım’ı hatta Aralık’ı buldu. Fakat
geçer geçmez ortaöğretimde yüzlük sistem
ve faydası anlaşıldı ve uygulamaya dönem
ortasında geçilmesine rağmen birkaç ufak
itiraz dışında önemli bir tepki gelmedi.
Tabiki, önce öğrenciler olmak üzere
itirazlar oldu. Fakat dönem sonunda
öğrenciler karnelerinde şunu gördü; bir
öğrencinin beşlik sistemdeki notu üç
seksen, başka bir arkadaşının ise dört.
Oysa yüzlük sisteme çevrildiğinde, bu
öğrencinin notu diğer arkadaşınınkinden
daha yüksek. Çünkü bu öğrenci aldığı
beşleri yüksek notlarla almış, arkadaşı
ise daha düşük notlarla beş almış. İşte
bunun için gerçek performansı yüzlük not
sistemi ortaya koyuyor. Fakat biz
yapılan değişiklik bir kaos meydana
getirmesin diye beşlik not sistemini de
tamamen kaldırmadık. Sınıf geçmede yine
beşlik not sistemini kullandık. Fakat
esas notu, öğrencinin performansını
yüzlük sistem üzerinden karnesinde yer
alacak şekilde geçirdik.
Sonuçta
söylemek istediğim şu; Talim ve Terbiye
Kurulu ya da benzer şekilde icra yetkisi
olan bir başka kurum, arzu ederse
yaşanan tüm olumsuzluklara ve sorunlara
rağmen sistemdeki onlarca problemi bulur
ve çözer; bunu yaparak da sisteme çok
köklü katkılar sağlayabilir. Sayın
Ekinci Hocama katılıyorum, reform
kelimesini çok da fazla kullanmamak
lazım. Eğitim sistemimiz yeniliklere
doymuş durumda hatta sürekli yenilik
çabaları yüzünden yorulmaya başladı.
Bundan sonra yapılması gereken sil
baştan ortaya çıkacak reformlar değil,
az önce anlattığım şekilde yüzlük not
sistemi örneğine benzer uygulamalarla
sisteme çeki düzen verme çabaları
olmalıdır. Yapılacak düzenlemeler
herkesin katılabileceği nitelikte,
pedagojik değeri olan küçük ama etkili
adımlar şeklinde olmalıdır. Bu şekilde
onlarca, yüzlerce değişiklik yaparak
eğitimde en büyük reformu yaparız ve
eğitim sistemimiz her açıdan en sağlıklı
duruma gelebilir, en üst düzeye
ulaşabilir.
Bunun
için okullarda verilen notun önem
kazanması gerekiyor. Öğretmenin verdiği
not eninde sonunda hak ettiği değeri
bulmalı. Bunun başka yolu yok. OKS, ÖSS
eleştirisi bizi buraya getiriyor. Peki
bunu nasıl yapacaksınız? Bunun için
yapılan sınavlara bir standart
getirilmesi gerekiyor. Örneğin aynı
dersten, aynı konulardan Hakkâri’deki
bir öğretmen 1 soru, Mersin’deki bir
öğretmen 20 soru sorabiliyor. Ölçme ve
değerlendirme uygulamalarımızda bu denli
bir keyfiyet, bu denli bir aşınmışlık
var. Bunu çözmek için kurulda çalışan
uzmanlardan sınavla ilgili yönetmeliği
incelemelerini istedim. Bir derste sınav
yaparken bir konudan bile en az üç soru
rahatlıkla çıkabilir. Bilgi,
değerlendirme, analiz, sentez, kavrama
gibi basamakları hatırladığımızda yirmi
dakikalık bir dersten bile rahatlıkla üç
soru sorulabileceğini gördük. Soru sorma
konusunda elimiz bu kadar güçlüyken biz
niçin bir soruyla bir sınav yapıyoruz?
Üstelik bu sınavı bazen dönemin sonunda,
yani tüm konular işlenmişken, yapıyoruz.
Ben de sınav yönetmeliğine bir sınavda
en az üç veya beş soru sorulmasının
zorunlu olması ile ilgili bir madde
eklenmesini önerdim. Bu bana göre; çok
daha iddialı bir şekilde “Şunu yaptık,
bunu yaptık, eğitim sisteminde köklü
reformlar ortaya koyduk” gibi ifade
edilen önemli modellerden çok daha
etkili ve tabanda öğretmeni ve eğitim
öğretim sürecini canlandıran bir
yaklaşım.
Bu
konuda getirilebilecek standartlara
başka bir ilave daha yapayım. Somut
konular üzerinden gidiyorum ama bunların
soyut kavramlara da örnek olduğunu
düşünüyorum. Öğretmenimiz okulda yaptığı
dördüncü sınavda bile ağırlıklı olarak
ilk üniteden, ilk derste işlediği
konulardan soru sorabiliyor. Böyle
binlerce öğretmenimiz var. Oysa böyle
bir değerlendirme anlayışı olamaz.
Dönemin sonunda dördüncü sınavı yapıyor,
hâlâ ağırlıklı olarak birinci konudan
soru soruyor. Peki, şöyle bir model
geliştirebilir miyiz? Öğretmen her
yaptığı sınavda, bir önceki sınavdan
sonraki konulardan, yani en son işlediği
henüz değerlendirmesi yapılmamış olan
kısımdan, yüzde seksen oranında soru
sorsun yani sınavda soracağı soruların
yüzde sekseni en son işlediği konulardan
olsun. Kalan yüzde yirmisi geri kalan
konulardan olsun. Yüzde seksen oranına
yanlış dersiniz, hiç problem değil, oran
en ideal şekilde belirlenir. Önemli olan
bunu bir sisteme oturtmak bir düzen
ortaya koymak bir standart belirlemek.
Tamamen düzensizlik, modelsizlik
olduğunda ortaya işte az önce anlattığım
durum çıkıyor, öğretmen fizikte
öğrencinin başarısını tek soruyla
ölçmeye çalışıyor.
Biz
okulda yapılan ölçmeyi, değerlendirmeyi
anlamlı, mantıklı, pedagojik hâle
getireceksek bunun için batıdan ya da
başka yerlerden büyük yenilikler,
transferler yapmaya gerek yok. Önemli
olan kendi eğitim sistemimizi çok iyi
irdelemek, iyice sindirmek. Aklımızı
çalıştırırsak yukarıda anlattığım
örneklere benzer onlarca problem
buluruz. Bir örnek daha vermek
istiyorum. Yaptığım beyin fırtınası
toplantılarında ortaya çıkan bir şey bu.
Eğitim öğretim içerisinde birinci
sınıfın çok özel bir yeri ve önemi var.
Öyleyse birinci sınıfa özgü bir uzmanlık
geliştirelim. Yani ilköğretimdeki
öğretmenliği birinci sınıf bazında
uzmanlaştıralım. Çünkü birinci sınıfta
çocuk okuma yazma problemi ile
karşılaşıyor. Bunun için bu yaş
dönemindeki çocuğa okuma yazmayı öğreten
tamamen okuma yazma öğretimi üzerine
uzmanlaşmış bir öğretmenimiz olsun.
Eğer yapmak istersek, bunun olumlu bir
hamle olduğuna karar verirsek, kimse
bizim elimizi kolumuzu bağlamıyor, hemen
uygulamaya koyabiliriz. Değerli
Başkanlarım, tüm bu örnekleri lütfen
eğitim politikamızla ilgili, eğitimi
nasıl geliştireceğimizle ilgili hususlar
olarak değerlendirin, aksi takdirde çok
basit bir problem anlatılmış gibi
algılanması örneklerin temelinde yatan
felsefenin de anlaşılamamasına sebep
olabilir.
Ben
yirmi yıldır eğitimin içindeyim. Eğitim
bilimleri tahsili yaptım, ardından
yüksek lisans ve doktora eğitimi aldım.
Belirli bir noktadan sonra ulaştığınız o
pedagojik düzeyi kullanmanız bile
yetmiyor. Aslında bazı problemler için
arayışlara girmeye de gerek yok. Ölçme
değerlendirme ile ilgili kitapları açıp
okuyup oradan hareketle değil, düz
mantık yürüterek çözülebilecek birçok
konu var. Örneğin, bir soruyla sınav
yapamazsınız. Bunun cevabını zaten
kitaplarda ararsanız bulamazsınız.
Kitapta yazmaz bu. Kitap bu kadar detaya
inmez.
Aynı
şekilde okullarımızda yapılan
uygulamaları inceledik ve bir eksikliği
daha tespit ettik. Bunun üzerine hemen
bir öneri sunduk: Özellikle temel
derslerin yıl içindeki sınavlarından
birisi okul genelinde yapılsın. İlgili
dersin zümre öğretmenleri bir araya
gelerek soruları hazırlasın ve ortak bir
sınav yapsın. Bunu da yönetmeliğe
koyacağız. Öğretmen tek başına bazı
olumsuzlukların, yanlışların farkında
olmayabilir, birisinin uyarısına ihtiyaç
duyabilir. Bu uyarıyı da yine en iyi
zümre arkadaşı yapar. Ayrıca birden
fazla öğretmenin bir arada sınav
yapmasıyla birlikte en kaliteli soru da
ortaya çıkacaktır.
Değerli
Başkanlar, fazla vaktinizi almadan bir
konuda daha size düşüncemi belirtmek
istiyorum. Türkiye’de eğitim ile ilgili
modellere, politikalara kamuoyunun çok
önemli etkisi var. Kamuoyunun dile
getirdiği söylem, yaptığı kritik eğitimi
yönlendiriyor. Ben de kamuoyunun
eğitimle ilgilenmesi gerektiğine
inanıyorum. Ancak belli bir noktadan
sonra kamuoyu eğitimle ilgilenme
mesafesini iyi ayarlamalı. Akşam, TV’de
sağlıkla ilgili bir program var diyelim.
Muhabirin bana soracağı sorunun cevabını
ezberleyebilirim ve böylece soruya iki
dakikada mükemmel bir cevap verebilirim.
Ama ben onu asla yapamam, yapmamam
lazım. Bana yakışmaz zaten. Çünkü ben
sağlık konusunda uzman değilim. Eğitimde
de buna dikkat etmemiz gerekir.
Ülkemizde kamuoyunun eğitimle ilgilenme
niceliği yüksek ama niteliği çok zayıf.
Kamuoyu aslında eğitimle ilgilenerek
kendi içini rahatlatıyor. Bir yazarın
ifade ettiği gibi gemisini kurtarmaya
çalışıyor. Sistemin zafiyetini de
kamuoyu besliyor. Veli, imkânı varsa
çocuğuna özel kurs aldırıyor, başka yere
gönderiyor, gemisini kurtarmaya
çalışıyor. En sonunda da eğitim sistemi
bozuk, deyip işin içinden çıkıyor.
Eğitim sistemiyle ilgilenme biçimlerini
ayırt etmek gerekiyor. Ben öğrencilerimi
daha birinci sınıfta, yeterli bilgi
sahibi olmadan eğitimle ilgili
tartışmalara girmemeleri konusunda
uyarırdım. Biraz bilginiz olsun, ondan
sonra tartışalım, derdim. Yoksa eğitim
otobüste de konuşuluyor. Eğitimi biraz
bu düzeyden kurtaralım. Yani eğitimi
tartışma seviyemizi yükseltelim. Tabiki
bir iktisatçı da eğitimle ilgilenebilir,
fikir yürütebilir ancak ben varken,
eğitim üzerine uzmanlaşmış birileri
varken iktisatçı biraz kenarda
durmalıdır.
Aslında
çok karmaşık olan eğitim biliminin
zayıflamasının altında kamuoyunun
eğitimle ilgilenme niteliğinin zayıf
olması yatıyor. Bu zayıflık emin olun
sizi bizi de etkiliyor. Türkiye’de
ziraat mühendisi fazlası yok, hatta bu
alanda eleman açığı var. Oysa genelde
‘fazla’ olduğunu duyuyorsunuz. Başka
duyduğunuz ne? Eğitim sistemi çok
plansız. Eğitim sistemi o kadar plansız
ki yıllardan beri ihtiyaç fazlası ziraat
mühendisi üretiyor. Değerli Büyüklerim,
eğitimciler dahi bunu söylüyor. Ben buna
gerçekten üzülüyorum. Bunun faturası
hemen eğitim sistemine kesiliyor. Oysa
bu, eğitim sisteminin sorunu değil.
Böyle bir sorun varsa bu tarımla ilgili
politika geliştiremeyen, istihdam
konusuna eğilemeyen devletin sorunu.
Bunun için ben bir yıldır Türkiye’de
ziraat mühendisi fazlası olmadığını,
aksine açığı olduğunu söylüyorum.
Değerli
Misafirler, eğer bu söylemi kabul
edersek, şunu da kabul etmek zorundayız:
Tıp fakültelerini kapatalım. Neden?
Çünkü bilginiz olsun, artık doktorlar da
iş bulamıyor. Kim iddia edebilir
Türkiye’de doktorların fazla olduğunu.
Mümkün mü bu? Önümüzdeki yirmi yılda
bile doktor ihtiyacını karşılayamayız.
Doktorun fazla olması üniversite
sisteminin bir sorunu değildir. Doktorun
fazla olması başka bir sorundur. Eğer
‘ziraat mühendisi fazlası var’
söyleminin doğruluğunu kabul edersek
doktor fazlası gerçeğinden hareketle tıp
fakültelerinin sayısını azaltalım,
noktasına varacak düşünceyi de ileri
sürebiliriz. Bu sonuca varmamak için,
kamuoyunun eğitimle biraz daha düzgün
bir şekilde ilgilenmesi ve eğitime
yönelik kritikleri biraz daha ince
eleyip sık dokuyarak dile getirmesi
gerekiyor. Böyle olursa inanın, Türkiye
hangi dönemde olursa olsun, hangi zor
koşullarda olursa olsun eğitim adına
daha iyi noktaya gider. Çünkü
Türkiye’nin bu potansiyeli var. Daha iyi
noktaya gittiğini gösteren, okullarımız
var. Eğer bu okullar başardı ise sistem
bütün olarak da başarır. Yeter ki biz bu
başarı mekanizmasını kuralım.
Burada
bir konuya daha değinmek istiyorum. Yeni
ortaöğretime geçiş sisteminde yapılacak
olan merkezî sınavlarda yabancı dil
sorularının olması ile ilgili basında
birkaç yorum gördüm. Deniliyor ki,
Türkiye’de yabancı dil eğitimi her
bölgede iyi verilemiyor. İşte problem de
bu zaten. Yabancı dil eğitimi
Hakkâri’de, Şırnak’ta da iyi verilsin
diye bu yapılıyor. Ders oralarda da boş
geçmiyor. Birisi bu dersi veriyor ama
çocuk o dersin takipçisi, hesap sorucusu
değil. Yeni sistem uygulanmaya
başladığında çocuk o dersi takip edecek,
çünkü o ders de bir matematik gibi, fen
bilgisi gibi önem kazanacak. Bu üç yıl
sürer. Ardından beş yıl sonra da
matematikte bir hamle yapalım dersiniz
ve ona yönelirsiniz. Bu manipülasyonlar
çok rahat yapılabiliyor. Katsayı
dediğimiz olay tamamen buna dayalıdır.
Matematiğin katsayısını bir puan
artırırsınız, matematiği
canlandırırsınız. Türkiye‘de yabancı dil
eğitimi zayıfsa ve bundan dolayı yabancı
dil sorularını yeni ortaöğretime geçiş
sisteminde sormayalım, derseniz o zaman
bu mantıkla bir süre sonra da matematik
sorularını sormayalım noktasına
rahatlıkla gelebiliriz. Çünkü bütün
araştırmalar, çalışmalar; matematikte,
fizikte durumumuzun pek de parlak
olmadığını ortaya koymaktadır.
Değerli
Misafirler, bazı konularda hem eğitime
yönelik yaklaşımlarımı sergilemeye hem
de somut ve soyut anlamda eğitimle
ilgili bazı düşüncelerimi paylaşmaya
çalıştım. Bu çalışmanın öncüsü olan
Sayın Akıngüç’e ve Sayın Karagözoğluna,
katılan değerli başkanlarımıza tekrar
teşekkür ediyorum ve saygılarımı
sunuyorum. Benim için bu buluşma çok iyi
oldu. Bu vesile ile değerli
başkanlarımızla yakın olma, bir araya
gelme fırsatı buldum. Bundan sonra bizim
de bu çalışmayı sürdürmemiz gerekir. Bu
arada Talim ve Terbiye Kurulu’nun
başlangıcından bugüne kadarki tarihini
ele alan, sizlerin döneminde yapılan
çalışmaların hepsini içeren, iki ciltlik
çok hacimli bir çalışmayı bitirmiş
bulunmaktayız. Ben son bir gözden
geçirme yapıyorum şu sıralarda. İnşallah
Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’nın
tarihçesi olan bu yayınımız da yakın bir
zamanda basılacak. Büyük Atatürk,
kurduğu Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı
ile Türkiye’de öyle bir kurum oluşturmuş
ki başka hiçbir Bakanlığın böyle bir
birimi yok. Müthiş bir deha ürünü olan
bu kurum, Milli Eğitim Bakanlığı
bünyesinde kalite, kontrol, denge ve
pekiştireç vazifelerini gören önemli bir
kurmay birimidir. Son olarak belirtmek
istediğim bir konu da böyle köklü ve
anlamlı bir tarihe sahip olan Talim
Terbiye Kurulu’nun, eski de olsa klasik
de olsa adını koruması gerektiğine; asla
Eğitim ve Öğretim Dairesi gibi farklı
bir adlandırmaya gidilmemesi gerektiğine
inanıyorum. Çünkü Talim ve Terbiye
Kurulu adının çok farklı bir tarihsel
özelliği var. Bu yüzden kurumumuzun adı
farklı bir havayı tattıran bir isim
olarak mevcut şekliyle kalmalı.
Hepinize tekrar saygılar sunuyorum. Sağ
olun. |