<<< Geri   

  Anasayfa
     GÜNCEL

  1. Ortaöğretime Geçiş Sistemi Üzerine Bazı Mülahazalar

  2. Ortaöğretime Geçiş Sistemi(OGES) ve Bu Çerçevede Yapılan Yeni Düzenlemeler

  3. 24 Kasım Öğretmenler Günü Kutlama Mesajı

  4. 10 Kasım Atatürk'ü Anma Günü Mesajı

  5. Cumhuriyet Bayramı Kutlama Mesajı

  6. Ortaöğretim Programları Yenilendi

  7. Yeni Eğitim ve Öğretim Yılı Mesajı

  8. Medya Okur Yazarlığı

  9. Ölçme ve Değerlendirme Uygulamalarında Yeni Değişiklikler

  10.  Eğitime Yeni Bir Soluk: MÜZELER

  11.  "Eğitim Sistemimiz Üzerine Bazı Mulâhazalar" Konulu Yazısı


 


 

Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı;

        Sayın Prof. Dr. İrfan Erdoğan’ın 16 Mart 2007 tarihinde İstanbul Kültür Üniversitesinde düzenlenen “Cumhuriyet Dönemi Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlarının Anlatımıyla Talim ve Terbiye Kurulu’nun Türk Eğitimindeki Rolü ve Etkileri” konulu forumda yapmış olduğu konuşması
.       

TALİM VE TERBİYE KURULU: EĞİTİMİN ROTASINI ÇİZEN BİR CUMHURİYET KURUMU

Değerli İstanbul Kültür Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Sayın Fehamettin Akıngüç, Sayın Rektörümüz, Saygıdeğer Başkanlarımız, Hanımefendiler, Beyefendiler...

Günün belki de bu son yarım saatinde umarım sizi sıkmadan, süreme de azami ölçüde riayet ederek bu konuşmayı bitirmiş olurum. Heyecanımı benden daha tecrübeli olan sizler mazur görürsünüz, diye düşünüyorum. Her açıdan heyecanlıyım. Öncelikle, bulunduğum konum itibariyle, yapacağım konuşmanın belirli bir denge içerisinde olması gerektiğinin baskısı altındayım ve bunun yanı sıra siz değerli büyüklerime hitaben konuşmak da ayrı bir heyecan sebebi.

Bahar Hanım çok güzel ifade etti; bugün burada Millî Eğitim Bakanlığının, Talim ve Terbiye Kurulunun âdeta sözlü tarihi çıktı. Bu toplantı, gerçekten öncü ve özgün bir çalışma oldu. Böyle önemli bir çalışmaya imza attıkları için Sayın Akıngüç’e ve Sayın Karagözoğlu Hoca’ma da ayrıca teşekkür ediyorum. Tabi ki bu çalışmanın bizim için anlamı ve önemi çok daha başka. Çünkü biz Talim ve Terbiye Kurulu olarak bu çalışmadan daha fazla faydalanmak zorundayız. Göreve ilk atandığım günlerde tecrübeli bir iki kurul üyemiz bana Talim ve Terbiye Kurulu’ndaki geleneksel yapıyla ilgili görgüye dayalı bazı uygulamaları hatırlattılar. Bu uygulamaları değerli başkanlarım da bilirler. Söylediklerinden birisi şuydu: “Kurula zaman zaman genel müdür, bakanlıktan bir uzman ya da başka bir görevli gelir; Kurul belirli konularda bu tür kişilerden görüş alır. Bu gelen misafirler, uzman ya da genel müdür kim olursa olsun, kurul üyelerinin sözlerine karşılık konuşmaya başladıklarında; ‘Ahmet Bey’e cevaben şunu söylüyorum, ona cevap veriyorum.’ gibi bir tarzda konuşmaya başlarlarsa bunu kabul etmeyin. Çünkü gelen misafirler Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı’na ve üyelerine cevap veremezler, ancak açıklama yapabilirler.” dediler. Bu uygulama, bu kültür, bu gelenek benim çok hoşuma gitti ve daha ilk anda beni kurumun havasına soktu. Benim de bugün şu saatte bazı konularla ilgili yapacağım konuşmayı lütfen siz değerli büyüklerim cevap olarak görmeyin, bir açıklama olarak görün, diye istirham ediyorum.  

Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı görevini dokuz aydır yürütmekteyim. Bana göre bu dokuz ay farklı bir dokuz aydır. Yönetime yeni gelmiş bir hükümetin, iktidarın ilk dönemlerindeki üç ay, bana göre bu dokuz aydan daha önemli. Dolayısıyla kendi dönemimi eğitimde gerçekten köklü çalışmaları yapma adına -topu taca atmak için demiyorum ama - biraz dezavantajlı bir dönem olarak görüyorum. Ama o yüce kurumda yirmi dört saat de kalınsa eğitim sistemimiz için muhakkak bir şeyler yapılmalı, diye düşünüyorum.  Çalışmak isteyen, üretmek isteyen bir başkan, Kurul,  üyeler ve uzmanlar yirmi dört saat içerisinde bile muhakkak bir şeyler yapabilirler. Ben de elimden geldiğince bu anlayış içerisinde dokuz aydır görevimi sürdürmeye çalışmaktayım.  

Geride bıraktığım dokuz aylık dönemin kısa bir değerlendirmesini yapacak olursam, başkanlığım süresince gerçekleştirdiğim çalışmalar, yaptığım gözlemler sonucunda ulaştığım kanaat şudur: Talim ve Terbiye Kurulu, ortaya koyduğu çalışmalar itibariyle, Bakanlığın çıtası en yüksek olan kurumudur. Millî Eğitim Bakanlığında da herkes hangi koşulda olursa olsun belirli işleri en iyi Talim ve Terbiye Kurulu’nun yaptığının farkındalar. Talim ve Terbiye Kurulu görevini gerçekten “Millî Eğitim Bakanlığının beyni” şeklindeki nitelemeye uygun olarak yapıyor. En olumsuz, kötü haliyle bile yaptığı çalışmalarla Millî Eğitim Bakanlığının yıpratılmasını önlüyor, bakanlığa imaj kazandırıyor, diye düşünüyorum.  

Talim ve Terbiye Kurulu’nun içerisinde sorumluluğu ve yetkisi oldukça fazla olan bir birim, bir düzey var; o da kurul üyeleri. Aslında tüm dikkatlerin Bakanlığa, Bakana ve Başkana yönelmesinden dolayı üyelerin etkin konumu göz ardı ediliyor, arka planda kalıyor. Fakat unutulmamalıdır ki, Türkiye’de Türkçe, matematik, fizik, sosyal bilgiler, fen bilgisi, yabancı dil vb. tüm branşlarda program geliştirmeden tutun da kitapların yazılması ve incelenmesine varana kadar her şey en son noktada ilgili üyede bitiyor. Her şey bir şekilde dolaylı veya doğrudan ilgili üyeye dayanmaktadır. Kurul Başkanı olarak benim matematikle, fizikle ya da coğrafya ile ayrıntılı bir biçimde ilgilenmem söz konusu olamaz. Benim adıma bu konularla ilgilenenler yardımcılarımdır,  ilgili dairelerdir. Ama aslında bir konu ile ilgilenen en tepedeki, en yetkili kişi, bu alanla ilgili olan kurul üyesidir. Dolayısıyla Talim ve Terbiye Kuruluna yönelik önerilerimizde, kritiklerimizde kurul üyelerinin yetkilerini biraz daha göz önünde bulundurmak, bu yöne biraz daha dikkatle eğilmek durumundayız, diye düşünüyorum.  

Değerli Başkanlarım, Değerli Misafirler; sanırım Sayın Ekinci ifade etmişti; özellikle son yıllarda eğitim sistemimizle ilgili olarak söylenmedik şey, üzerine konuşulmadık konu yok. Belki yirmi yıl öncesinde Türkiye söylem açısından da gerideydi. Bu nedenle o yıllarda yeni bir ifade, yeni bir model duyduğumuzda şevkle, heyecanla hemen takdim edebiliyorduk. Fakat şimdi ülke olarak eğitim teorilerini daha yakından izliyoruz, dünyadaki gelişmeleri yenilikleri biz de dünya ile eş zamanlı olarak takip edebiliyoruz.  Fakat burada da başka bir problem başlıyor. Bu modelleri, teorileri, söylemleri olması gerektiği gibi değerlendiremiyor, çok cömertçe harcıyoruz.  

Yine konuşmalarda eğitimde reform, eğitimde değişim, öğrenci merkezli eğitim gibi ifadeler sık sık geçti. Son üç, beş, on yıldır bu kavramları çok cömertçe harcadık ve hem kendi kafamızı hem de öğretmenlerimizin kafasını karıştırdık. Oysa Sayın Ekinci konuşmasında, bundan on yıl önce hazırladığı bir raporda öğrenci merkezli eğitimden bahsettiğini ifade etti. İlk çağ filozoflarından Sokrates’in bir köleye okuma yazma öğretirken izlediği yöntem de öğrenci merkezliydi. Bu bize öğrenci merkezli eğitimin daha ilk çağda Sokrates zamanında bile var olduğunu gösteriyor. Demek ki biz 21. yüzyılda ‘öğrenci merkezli eğitime geçtik’ dersek,  müthiş bir kafa karışıklığı yaratmış oluruz.  

Bu bahsettiğim husus bana göre sistemimizin yaşadığı önemli bir problem ve ne yazık ki bu problemle çok sayıda örneğim var.  Mesela, iki yıl önce İstanbul’da bir öğretmen arkadaşımla konuşuyordum. Bana “Hocam eğitimdeki yeni anlayış nedir biliyor musunuz?” diye sordu ve ardından kendisi yeni anlayışı şu şekilde özetledi: “Şimdiye kadar öğretmenler anlatıyordu öğrenci dinliyordu, şimdi öğrenci anlatacak biz dinleyeceğiz.” Tabi ki yeni anlayış bununla sınırlı değil, zaten yeni diye ifade ettiğimiz anlayış da yeni değil. Aslında bu anlayış bundan yirmi yıl önce de otuz yıl önce de yeni değildi. Son zamanlarda konusu ‘Yirmi birinci yüzyılın öğretmeni’ olan çok sayıda konuşmaya davet edildim. Oralarda öğretmenlere yönelik yaptığım konuşmalarda her zaman eğer öğretmen nitelikli ise yirmi birinci yüzyılın öğretmeni ile on dokuzuncu yüzyılın öğretmeni arasında hiçbir fark olmadığını anlatmaya çalışıyorum.  On dokuzuncu yüzyılın mühendisi ile bugünkü mühendis arasında fark olabilir. Fakat on dokuzuncu yüzyıldaki çok başarılı bir öğretmen ile -teknolojik donanımı ne olursa olsun- bugünkü başarılı bir öğretmen arasında çok fazla fark yoktur. Çünkü eğitim, birikimlerin üst üste konması ile inşa edilen bir yapıdır. Eğitimde bir birikim var ve bu birikimin kökeni çok eskilere kadar gidiyor. Platon’a kadar uzanıyor, John Dewey’ya uzanıyor, John Lock’a uzanıyor, Jean Jack Rousso’ya uzanıyor. Bunların her biri eğitim adına birer dev ve biz bu kişilerden hangisinin görüşünü alırsak alalım bugün çok rahatlıkla yeni yaklaşım adı altında kullanabiliriz. 1900lü yılların önemli bir Türk eğitimcisi olan Satı Bey’in yazdığı bir yazıyı bundan bir ay kadar önce Antalya’da katıldığım bir sempozyumda izleyicilere sundum. İki sayfalık bir yazı, yıl 1911... Bugün eğitim adına konuşulan ne varsa bizim ifade ettiğimizden çok daha veciz bir şekilde anlatıyor. İfade çok güçlü, metaforlar çok iyi. Yazıyı okuduktan sonra izleyicilerden bu yazıyı kimin yazmış olabileceğini tahmin etmelerini istedim. Tahminde bulunan herkes  son zamanlarda yaşayan eğitimcilerimizin adını sıraladı. Sonra da slaytta Satı Bey’in adını ve 1911 yılını gösterdim. Herkes çok şaşırdı.  

Değerli Misafirler, eğitim öğretimin bu yönünü kabul etmemiz gerekir. Eğitim ve öğretim bu açıdan zor bir alandır. Sadece bu açıdan değil birçok başka açıdan da eğitim öğretim zordur. Örneğin eğitim, başta hedeflenen noktaya varılmasının da zor olduğu bir alandır. Eğitim öğretimde atılan adımların hemen hemen hepsi iyi niyetli atılmıştır. Fakat örneklere bakıldığında geldiğimiz noktanın hedeflenenden bambaşka bir nokta olduğu görülecektir. 1980 yılına kadar Türkiye’de üniversitelere yerleşirken öğrenci dört matematik, on da fizik sorusu çözerdi ve istediği yeri kazanırdı. Sınavlarda okul başarısının bir etkisi yoktu. Seksenli yıllarda okul başarısının da dâhil edilmesi gündeme geldi. Ardından okul birincileri için ayrı bir kontenjan açılması uygulamasına başlandı. Fakat bu iyi niyetli uygulama, bazı okullarda bol bol not verilmesine sebep oldu. Diğer bazı okullarda ise  notlar daha dikkatle, özenle veriliyordu. Bu durum öğrenciler arasında adaletsizliklere sebep olabiliyordu. Bu adaletsizliği gidermek için, yine iyi niyetle,  okulun öğrencilerinin ÖSS’de aldığı ham puana göre bir sistem geliştirelim ki şişirme not problemini çözelim diye düşünüldü ve sanırım 1996’dan sonra ağırlıklı orta öğretim başarı puanı uygulamasına başlandı. Tüm bu uygulamaların temelindeki niyet iyi.  Bir önceki yaklaşımın temelindeki niyet de iyi şimdiki yaklaşımın temelindeki niyet de iyi. Örneğin, ağırlıklı ortaöğretim başarı uygulamasında da daha fazla adaleti sağlayalım, daha başarılı bir uygulama yapalım, niyeti var. Oysa bu uygulama, Sayın Baloğlu Hoca’mın ifadelerinde dile getirdikleri gibi bir ülkenin vazgeçilmez unsuru olan liseleri Türkiye’de bitirdi. Ben, liseyi Edirne’de okudum. Bizim zamanımızda Türkiye’nin her yerindeki lisenin bir iddiası vardı. İnsanların aklına hangi liseye gitsem daha iyi olur gibi bir düşünce gelmezdi. Belki İstanbul’da olanların aklından, İstanbul’un  Bizans’a, Osmanlı kültürüne dayanan seçkinci yapısından dolayı böyle bir düşünce gelirdi. Çünkü orada Avrupa’yı andıran, köklü, eski liseler vardı, ancak İstanbul dışında hiçbir kentte insanlar lise tercihi yapma gereği duymazlardı.  Mersin’deki öğrencide, acaba Tevfik Sırrı Gür Lisesi’ne mi gitsem Atatürk Lisesi’ne mi gitsem, diye bir kaygı yoktu.  Çünkü her okul eşit derecede iddialıydı. Değerli Misafirler, ağırlıklı ortaöğretim başarı puanı uygulamasından sonra -niyet iyi olmasına rağmen- liselerimizin olumsuz yönde etkilendiğine inanıyorum. Şimdi biz liselerde yapılacak olgunluk sınavlarına dayalı bir sistemle ya da  başka sistem arayışlarıyla liselerimizi tekrar kurtarmak için çabalıyoruz.  

Eğitimi sistem bütünlüğü içerisinde değerlendirmek gerekliliğinden yola çıkarak üniversitelerimize baktığımızda ise üniversitelerin nitelik olarak değil ama kapasite olarak yetersiz oldukların görüyorum. Yüksek öğretimde %20’ler civarında bir okullaşma oranımız var ve bu durum, toplumun üniversite eğitimi alma konusundaki isteği ve talebi çok fazla olduğu için liseden başlamak üzere ilköğretime kadar eğitim sistemimizi sıkıştırıyor. Alt eğitim kademelerini de etkileyen bu sıkışıklığın rahatlatılması için, kalite adına az da olsa bir zafiyet yaratacak olsa dahi, yüksek öğretimdeki okullaşma oranını yukarılara çekmek zorundayız. Yoksa, lise için, ilköğretim için istediğiniz değişikliği yapın, istediğiniz çağdaş gelişmeleri, iyi modelleri uygulamaya çalışın, yukarıda az önce söylediğim baskı, o şişenin boynunu andıran kıskaç olduğu müddetçe, lisede de istediğiniz verimi alamayacaksınız. Lisede istediğinizi yapamadığınız için, ilköğretimde de istenilen olumlu gelişmeler ortaya çıkmayacak. Müfredatı yeniledik desek de ilköğretimde istediğimizi yapamayacağız. Çünkü ÖSS’nin bir kardeşi de mevcut OKS.  Dolayısıyla, eğitim sistemimizi bütün hâlinde kurtarmak için, üniversitelerimizin kapasitesini muhakkak yukarılara çekmemiz gerekmektedir. Çünkü yükseköğretimdeki bu arz talep dengesizliğinden ilköğretimimiz ve ortaöğretimimiz de olumsuz etkileniyor. Türkiye’nin gücü bu sorunu çözmeye yeter. Yüksek öğretim kademesindeki kapasitesi  % 20’ye ulaşan Türkiye; ekonomik gücüyle, eğitimli insan gücüyle bu oranı rahatlıkla % 25’lere, % 30’lara yükseltebilir. Üstelik yarışmakta olduğumuz ülkelerin hepsinin de yükseköğretimde okullaşma oranları % 40’lardan, % 50’lerden başlıyor. Bizim de acilen bu oranlara ulaşmamız gerekir. Sadece üniversite okumayı talep eden çocuklarımıza yer açmak için değil, eğitim sistemimizi kurtarmak için de bunu yapmamız şart.  

Değerli Misafirler, içinde bulunduğumuz yıllarda eğitime muazzam bir talep var. Ben başlangıcını söyleyemeyeceğim ama bunu seksenli yıllara kadar götürebiliriz. Bu talep iyi ki var. Belki yirmi yıl sonra eğitim alma konusunda bu heyecanı, bu enerjiyi göremeyeceğiz. Ekonomik durumu ne olursa olsun, toplumumuzdaki insanların eğitime müthiş bir ilgisi var. Ben öğrencilerimden biliyorum, vakıf üniversitelerine devam eden öğrencilerden biliyorum. Babası öğretmen olan bir öğrencim bir vakıf üniversitesine devam ediyordu. Masraflarını nasıl karşıladığını merak ettim ve sordum. Babası emekli olmuş emekli ikramiyesini çocuğunun eğitimine ayırmış. Didim’de bir yazlıkları varmış onu da satmışlar. Bu müthiş bir şey. Bu söylediğim olayla onlarca yüzlerce kez karşılaştık.  

Bu konuya şunun için girdim:  Bizim kendimize özgü bazı yönlerimiz,  eğitim alma konusunda kültürel farklılıklarımız var. Avrupa ülkelerinde çocuklar küçük yaşlardan itibaren bazı mesleklere bazı okul türlerine yönlendirilebiliyorlar. Ancak bizim önümüze benzer yönlendirmeler gelirse, bu bizde Avrupa ülkelerinde olduğu gibi bir sonuç vermeyebilir. Bazı şeyleri Avrupa’nın yaptığı gibi yaparsak eğitim sistemimiz orada çalıştığı gibi çalışmayabilir. Amerika Birleşik Devletleri’nin yükseköğretime geçiş sistemini incelediğimizde, üniversiteye girerken merkezî bir sınav olmadığını görüyoruz. Orada sistem çok iyi çalışıyor, biz de aynı sistemi uygulayalım. Bakanlarımızdan birisi bunu yapmaya çalıştı ama daha uygulamaya bile başlayamadan geri adım atmak zorunda kaldı. Çünkü Türkiye’de bir sınav bağımlılığı var ve tüm toplumu kuşatan bu sınav bağımlılığı nedeniyle dezavantajlı bir hâle gelmiş durumdayız. Aslında burada da çıkış noktamız iyi niyetliydi. Amacımız adaleti sağlamaktı. Çıkış noktamız iyiydi ama bugün artık maalesef sınavlara bağımlı hale gelmiş durumdayız. Ortaöğretime geçişte okul başarısını da işin içine dahil etmekle sınavlara olan bu bağımlılığı azaltmayı amaçladık. Bu noktada aynı zamanda öğrenci velisi olan bir savcı bu uygulamamızı eleştiren bir mektup yazmış; okulda verilen notların sübjektif olduğunu düşünüyor ve dava açacağını ve kazanacağını ifade ediyor. Değerli Büyüklerim, bu bakış açısı, bu anlayış kabul edilemez. Eğer bunu kabul edersek eğitimi kaybederiz. Okulda verilen puanlar sübjektifse, sorunluysa o başka bir sorun ve o sorunla ayrıca ilgilenmek zorundayız. Ama öğretmen değerlendirmeleri sübjektif diyerek baştan pes edersek o zaman zaten eğitim bitmiş demektir.  

Bu anlayışı kabul etmemek ve ifade edilen sorunu çözmek için bir yerden başlamak zorundayız. Not sistemindeki yanlışları, hileleri, şişirme not vermeleri, sistemsizliği çözmek için başka önlemler almak zorundayız. Olgunluk sistemi, merkezî sınav, merkezî sınavın kaldırılması, yeni seviye belirleme sınavlarında okulun etkili olması, bunların hepsinde kendi gerçeğimizi, eriştiğimiz kültürü, öğrencimizin, velimizin kültürünü dikkate alarak, göz önünde bulundurarak yeni modeller yaratmak zorundayız.  

Değerli Başkanların da ifade ettiği gibi OKS ve ÖSS Türk millî eğitimi için yararlı bir sistem değildir. Bunlar ya hep ya hiçe götüren bir sistemdir ve bugün bizi hiçe götürmüştür. Biz şu anda eğitim adına ne yaparsak yapalım OKS ve ÖSS gibi yaptığımız bütün kuleleri bozan, dağıtan uygulamalarla karşı karşıyayız. Bunu değiştirmek zorundayız. Bütün pedagogların, eğitimcilerin, felsefecilerin önerisi şudur: Süreci değerlendirin, sürece dayalı değerlendirmeye önem verin. Millî Eğitim Bakanlığının son zamanlardaki açıklamalarıyla ortaya koyduğu irade de sürecin değerlendirilmesini temel almaktadır, buna yöneliktir. Tabi ki, değişik parametrelerden oluşan yeni sistemle ilgili olarak “sistemin şurası iyi değil, çalışmaz, bunu düzeltin” diyebiliriz. Ancak yeni sistemin bir unsurundaki bir hatadan dolayı OKS’nin devam etmesini isteyemeyiz. Hangi irade yönetime gelirse gelsin, hangi siyasi parti iktidara gelirse gelsin, kesinlikle iyi niyetle gelecektir ve geldiği andan itibaren de sürece dayalı bir değerlendirme sistemini uygulamak zorunda kalacaktır, çünkü bunun artık başka çıkış yolu yoktur. 

Değerli Misafirler; rahmetli Kadri Yörükoğlu’nun 1940–1962 yılları arasında Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı olarak görev yapması beni başka bir yere götürdü. 1940, eğitimde Türk rönesansının başladığı devirdir. Rahmetli Hasan Ali Yücel de bunu söylerdi. Türk rönesansı; aynen Batının rönesansında olduğu gibi çevirilerle, eğitimde atılan hamlelerle, yüzlerce  özgün uygulamanın başlamasıyla bir dönüm noktasıdır ve uzun sürmüştür. Yedi yıl, yedi ay, yedi gün gibi mistik bir özelliği de vardır. Hasan Ali Yücel’in önemli uygulamalarından biri de Köy Enstitüleridir. Köy Enstitüleri bir tanedir. Onun dışında daha birçok güzel uygulama var. Tercümeler, klasikler bunlardan yalnızca ikisidir. Kadronun çok iyi çalışması bile başlı başına önemlidir. İsmail Hakkı Tonguç gibi bir Genel Müdür kendisini ziyarete gelen öğrenciyi ismen tanıyacak kadar işe yatkın birisidir. Kendisi ile ilgili anlatılan çok güzel bir anı vardır. İki öğrenci Ankara’ya hafta sonu bir iş için geliyorlar. Biraz da tatil havasının etkisiyle yiyip içiyorlar ve paralarını tüketiyorlar. Dönemin genel müdürü Tonguç’un yanına gidiyorlar. Tonguç bunlara para veriyor. Üstelik öğrencileri ismen tanıyor. Bu örnek şunun için hiç aklımdan çıkmaz; bir genel müdür, bir okuldaki öğrenciyi ismen tanıyor. Tabi o zamanki öğrenci sayısı azdı, ondan da tanıyor denebilir ama tanımak başka bir iştir. Tanımayan insan on kişi de olsa tanımaz. 

Kırklı yıllarda başlayan bu eğitim hareketi sürüyor, sonra tek parti dönemi başlıyor. Çok kalıpçı düşünmezsek 1950’li yılların da hakkını teslim etmek zorundayız. Bu dönemde  eğitim, toplum, ekonomik kalkınma iç içedir. Köy kalkınmazsa eğitimde ne yapılabilir ki! Köye yol olmazsa traktör gitmezse okul ne anlam ifade eder. Okulu zaten yol giderse yapabilirsiniz. Bu bağlamda düşündüğünüzde o devir de farklı ve başarılı bir devirdir. Hemen akabinde 60 – 61 ihtilalinden sonraki iki yıl da bana göre çok önemlidir. Kadri Yörükoğlu, üç önemli devir, çok önemli bakanlarla birlikte büyük uygulamalara imza atıyor.  

Burada aslında çok önemli bir formül var: Kadri Yörükoğlu bu kadar farklı dönemlerde karşılaştığı problemlere sığınmadan nasıl çalışıp ürettiyse Talim Terbiye Kurulu Başkanları, gelecekteki başkanlar, bakanlar veya diğer sorumlular da aynı işi yapabilir. Ben Sayın Baloğlu Hoca’mın gözlerinde de aradaki konuşmalarında da bunu gördüm. Bazı tavsiyelerini dinlerken çok hoşuma gitti. Sırtını çalışmasını engelleyen  problemlere dönen Talim Terbiye Kurulu Başkanı çok iş yapabilir, kesinlikle yapabilir. Ben dokuz aylık başkanlığım süresince bunu gördüm. Kendi hayatımda, yani başkanlığım süresinde bunu gördüm.  

Bir de şunu gördüm ve insanımıza güvendim: Şartlar ne olursa olsun, bu ülke için bir şey yapmak isteyen, her türlü olumsuzluklara rağmen bir şeyler yapabilir. Fırsat buldukça yaptığım okul gezilerinde katıldığım toplantılarda öğretmenler ile sohbet etmeye, onların görüşlerinden faydalanmaya çalışıyorum. Yine böyle bir sohbet esnasında, bir öğretmenimiz beşlik not sisteminin adaletsizliğini dile getirdi. Beşlik not sistemi uygulaması yüzünden 83, 84 alan öğrencilerin öğretmenler üzerinde kurdukları baskılardan bıktıklarını söyledi. Buna bir çözüm bulmamızı istedi. Bu öğretmenle görüştükten sonra çok etkilendim ve olayı kendi zihnimde masaya yatırdım. İrdeledikçe de problemle karşılaştım. Öğretmenler seksen üç, seksen dört alan çocukların notlarını çocuğun hakkı diye mecburen seksen beş yapmak zorunda kalıyor. Peki neden?  Çünkü seksen beş, beşlik not sisteminde beş; seksen üç, seksen dört ise dört. Bir puanlık bir fark çok büyük farklılıklara sebep oluyor. Seksen dört ile seksen beş arasındaki fark aslında bir puan ama beşlik not sisteminde bir puandan daha çok fark ediyor. Oysa öte yandan seksen beş ile yüz arasında hiçbir farklılık yok. Seksen beş alan öğrencinin de notu beş, yüz alan öğrencinin de notu beş oluyor. Müthiş bir haksızlık, müthiş bir adaletsizlik ve bu adaletsizlik, bu yanlışlık yıllardır Milli Eğitim Bakanlığının gözünden kaçmış. Bu yanlışlıktan üretilen verilerle üniversiteye öğrenci kabul eden ve çok birikimli gördüğümüz YÖK de, ÖSYM de gözünden kaçırmış. Yanlışlığın büyüklüğünü sanırım tahmin edebiliyorsunuz. Performansı çok farklı olduğu hâlde iki öğrenci aynı performansa sahip gibi değerlendiriliyor ve bu değerlendirme üniversiteye geçişte de etkili olduğu için, o öğrenci üniversiteye giriş sınavında on binlerce öğrencinin haksız yere gerisinde kalıyor. Üstelik yüzlük not sistemi uygulamasının güzel bir tarafı da öğretmen de öğrenci de yüzlük sisteme kavram olarak zaten alışık. Çünkü öğretmen notlarını yüz üzerinden veriyor, öğrencinin performansını yüz üzerinden değerlendiriyor. Fakat sonra ne oluyorsa öğretmenden, yüz üzerinden verdiği notu beşe çevirmesini istemişiz ve ne yazık ki, yüzlük sistemde verilen notu beşlik sisteme çevirdikten sonra inanılmaz adaletsizlikler ortaya çıkıyor. Tüm bu değerlendirmelerden sonra kurumda çalışan konu ile ilgili arkadaşlara şunu sordum: “Madem yüz üzerinden not veriyoruz, bu notu beşlik sisteme çevirmesek, olduğu gibi kalsa ne olur?” “Hiçbir şey olmaz”, dediler. Öğretmen zaten bunu kullanıyor. Başlangıçta öğrencinin notunu yüz üzerinden veriyor, sonra bu notu kendisini zorlayarak beşe çeviriyor. “İdeal bir not verme sistemi şu şekilde olur” un peşinde değilim ancak ortada da bir gerçek var, yüzlük sistemde verilen notun beşlik sisteme dönüştürülmesiyle önemli problemler ortaya çıkıyor. Yapmak istediğim bu problemleri yeni bir probleme yol açmadan düzeltme imkânını bulmak. Bana kalsa, benim kişisel düşüncem, en baştan yüzlük not sistemi kavramı ile lise öğrencisini tanıştırmamak gerekirdi.  Bu ayrı bir problem ama madem tanıştırmışız, öğrenci yüze alışmış, yüz üzerinden not veriliyor, bari sonra bu notu beşe çevirirken ortaya çıkan problemleri engellemek için bir şeyler yapmalıyım diye düşündüm.   

Değerli Misafirler, yüzlük not sistemine geçişi şu açıdan örnekledim: Bu sisteme geçerken zor geçtik. Yazın geçeceğimizi ilan etmemize rağmen uygulamaya geçmemiz Kasım’ı hatta Aralık’ı buldu. Fakat geçer geçmez ortaöğretimde yüzlük sistem ve faydası anlaşıldı ve uygulamaya dönem ortasında geçilmesine rağmen birkaç ufak itiraz dışında önemli bir tepki gelmedi. Tabiki, önce öğrenciler olmak üzere itirazlar oldu. Fakat dönem sonunda öğrenciler karnelerinde şunu gördü; bir öğrencinin beşlik sistemdeki notu üç seksen, başka bir arkadaşının ise dört. Oysa yüzlük sisteme çevrildiğinde, bu öğrencinin notu diğer arkadaşınınkinden daha yüksek. Çünkü bu öğrenci aldığı beşleri yüksek notlarla almış, arkadaşı ise daha düşük notlarla beş almış. İşte bunun için gerçek performansı yüzlük not sistemi ortaya koyuyor. Fakat biz yapılan değişiklik bir kaos meydana getirmesin diye beşlik not sistemini de tamamen kaldırmadık. Sınıf geçmede yine beşlik not sistemini kullandık. Fakat esas notu, öğrencinin performansını yüzlük sistem üzerinden karnesinde yer alacak şekilde geçirdik.  

Sonuçta söylemek istediğim şu; Talim ve Terbiye Kurulu ya da benzer şekilde icra yetkisi olan bir başka kurum, arzu ederse yaşanan tüm olumsuzluklara ve sorunlara rağmen sistemdeki onlarca problemi bulur ve çözer; bunu yaparak da sisteme çok köklü katkılar sağlayabilir. Sayın Ekinci Hocama katılıyorum, reform kelimesini çok da fazla kullanmamak lazım. Eğitim sistemimiz yeniliklere doymuş durumda hatta sürekli yenilik çabaları yüzünden yorulmaya başladı. Bundan sonra yapılması gereken sil baştan ortaya çıkacak reformlar değil, az önce anlattığım şekilde yüzlük not sistemi örneğine benzer uygulamalarla sisteme çeki düzen verme çabaları olmalıdır.  Yapılacak düzenlemeler herkesin katılabileceği nitelikte, pedagojik değeri olan küçük ama etkili adımlar şeklinde olmalıdır. Bu şekilde onlarca, yüzlerce değişiklik yaparak eğitimde en büyük reformu yaparız ve eğitim sistemimiz her açıdan en sağlıklı duruma gelebilir, en üst düzeye ulaşabilir.  

Bunun için okullarda verilen notun önem kazanması gerekiyor. Öğretmenin verdiği not eninde sonunda hak ettiği değeri bulmalı. Bunun başka yolu yok. OKS, ÖSS eleştirisi bizi buraya getiriyor. Peki bunu nasıl yapacaksınız? Bunun için yapılan sınavlara bir standart getirilmesi gerekiyor. Örneğin aynı dersten, aynı konulardan Hakkâri’deki bir öğretmen 1 soru, Mersin’deki bir öğretmen 20 soru sorabiliyor. Ölçme ve değerlendirme uygulamalarımızda bu denli bir keyfiyet, bu denli bir aşınmışlık var. Bunu çözmek için kurulda çalışan uzmanlardan sınavla ilgili yönetmeliği incelemelerini istedim. Bir derste sınav yaparken bir konudan bile en az üç soru rahatlıkla çıkabilir. Bilgi, değerlendirme, analiz, sentez, kavrama gibi basamakları hatırladığımızda yirmi dakikalık bir dersten bile rahatlıkla üç soru sorulabileceğini gördük. Soru sorma konusunda elimiz bu kadar güçlüyken biz niçin bir soruyla bir sınav yapıyoruz? Üstelik bu sınavı bazen dönemin sonunda, yani tüm konular işlenmişken, yapıyoruz. Ben de sınav yönetmeliğine bir sınavda en az üç veya beş soru sorulmasının zorunlu olması ile ilgili bir madde eklenmesini önerdim. Bu bana göre; çok daha iddialı bir şekilde “Şunu yaptık, bunu yaptık, eğitim sisteminde köklü reformlar ortaya koyduk” gibi ifade edilen önemli modellerden çok daha etkili ve tabanda öğretmeni ve eğitim öğretim sürecini canlandıran bir yaklaşım.  

Bu konuda getirilebilecek standartlara başka bir ilave daha yapayım. Somut konular üzerinden gidiyorum ama bunların soyut kavramlara da örnek olduğunu düşünüyorum. Öğretmenimiz okulda yaptığı dördüncü sınavda bile ağırlıklı olarak ilk üniteden, ilk derste işlediği konulardan soru sorabiliyor. Böyle binlerce öğretmenimiz var. Oysa böyle bir değerlendirme anlayışı olamaz. Dönemin sonunda dördüncü sınavı yapıyor, hâlâ ağırlıklı olarak birinci konudan soru soruyor. Peki, şöyle bir model geliştirebilir miyiz? Öğretmen her yaptığı sınavda, bir önceki sınavdan sonraki konulardan, yani en son işlediği henüz değerlendirmesi yapılmamış olan kısımdan, yüzde seksen oranında soru sorsun yani sınavda soracağı soruların yüzde sekseni en son işlediği konulardan olsun. Kalan yüzde yirmisi geri kalan konulardan olsun. Yüzde seksen oranına yanlış dersiniz, hiç problem değil, oran en ideal şekilde belirlenir. Önemli olan bunu bir sisteme oturtmak bir düzen ortaya koymak bir standart belirlemek. Tamamen düzensizlik, modelsizlik olduğunda ortaya işte az önce anlattığım durum çıkıyor, öğretmen fizikte öğrencinin başarısını tek soruyla ölçmeye çalışıyor. 

Biz okulda yapılan ölçmeyi, değerlendirmeyi anlamlı, mantıklı, pedagojik hâle getireceksek bunun için batıdan ya da başka yerlerden büyük yenilikler, transferler yapmaya gerek yok.  Önemli olan kendi eğitim sistemimizi çok iyi irdelemek, iyice sindirmek. Aklımızı çalıştırırsak yukarıda anlattığım örneklere benzer onlarca problem buluruz. Bir örnek daha vermek istiyorum. Yaptığım beyin fırtınası toplantılarında ortaya çıkan bir şey bu. Eğitim öğretim içerisinde birinci sınıfın çok özel bir yeri ve önemi var. Öyleyse birinci sınıfa özgü bir uzmanlık geliştirelim. Yani ilköğretimdeki öğretmenliği birinci sınıf bazında uzmanlaştıralım. Çünkü birinci sınıfta çocuk okuma yazma problemi ile karşılaşıyor. Bunun için bu yaş dönemindeki çocuğa okuma yazmayı öğreten tamamen okuma yazma öğretimi üzerine uzmanlaşmış bir öğretmenimiz olsun.  Eğer yapmak istersek, bunun olumlu bir hamle olduğuna karar verirsek, kimse bizim elimizi kolumuzu bağlamıyor, hemen uygulamaya koyabiliriz. Değerli Başkanlarım, tüm bu örnekleri lütfen eğitim politikamızla ilgili, eğitimi nasıl geliştireceğimizle ilgili hususlar olarak değerlendirin, aksi takdirde çok basit bir problem anlatılmış gibi algılanması örneklerin temelinde yatan felsefenin de anlaşılamamasına sebep olabilir.  

Ben yirmi yıldır eğitimin içindeyim. Eğitim bilimleri tahsili yaptım, ardından yüksek lisans ve doktora eğitimi aldım. Belirli bir noktadan sonra ulaştığınız o pedagojik düzeyi kullanmanız bile yetmiyor. Aslında bazı problemler için arayışlara girmeye de gerek yok. Ölçme değerlendirme ile ilgili kitapları açıp okuyup oradan hareketle değil, düz mantık yürüterek çözülebilecek birçok konu var. Örneğin, bir soruyla sınav yapamazsınız. Bunun cevabını zaten kitaplarda ararsanız bulamazsınız. Kitapta yazmaz bu. Kitap bu kadar detaya inmez. 

Aynı şekilde okullarımızda yapılan uygulamaları inceledik ve bir eksikliği daha tespit ettik. Bunun üzerine hemen bir öneri sunduk: Özellikle temel derslerin yıl içindeki sınavlarından birisi okul genelinde yapılsın. İlgili dersin zümre öğretmenleri bir araya gelerek soruları hazırlasın ve ortak bir sınav yapsın. Bunu da yönetmeliğe koyacağız. Öğretmen tek başına bazı olumsuzlukların, yanlışların farkında olmayabilir, birisinin uyarısına ihtiyaç duyabilir. Bu uyarıyı da yine en iyi zümre arkadaşı yapar. Ayrıca birden fazla öğretmenin bir arada sınav yapmasıyla birlikte en kaliteli soru da ortaya çıkacaktır.  

Değerli Başkanlar, fazla vaktinizi almadan bir konuda daha size düşüncemi belirtmek istiyorum. Türkiye’de eğitim ile ilgili modellere, politikalara kamuoyunun çok önemli etkisi var. Kamuoyunun dile getirdiği söylem, yaptığı kritik eğitimi yönlendiriyor. Ben de kamuoyunun eğitimle ilgilenmesi gerektiğine inanıyorum. Ancak belli bir noktadan sonra kamuoyu eğitimle ilgilenme mesafesini iyi ayarlamalı. Akşam, TV’de sağlıkla ilgili bir program var diyelim. Muhabirin bana soracağı sorunun cevabını ezberleyebilirim ve böylece soruya iki dakikada mükemmel bir cevap verebilirim. Ama ben onu asla yapamam, yapmamam lazım. Bana yakışmaz zaten. Çünkü ben sağlık konusunda uzman değilim. Eğitimde de buna dikkat etmemiz gerekir. Ülkemizde kamuoyunun eğitimle ilgilenme niceliği yüksek ama niteliği çok zayıf. Kamuoyu aslında eğitimle ilgilenerek kendi içini rahatlatıyor. Bir yazarın ifade ettiği gibi gemisini kurtarmaya çalışıyor. Sistemin zafiyetini de kamuoyu besliyor. Veli, imkânı varsa çocuğuna özel kurs aldırıyor, başka yere gönderiyor, gemisini kurtarmaya çalışıyor. En sonunda da eğitim sistemi bozuk, deyip işin içinden çıkıyor. Eğitim sistemiyle ilgilenme biçimlerini ayırt etmek gerekiyor. Ben öğrencilerimi daha birinci sınıfta, yeterli bilgi sahibi olmadan eğitimle ilgili tartışmalara girmemeleri konusunda uyarırdım. Biraz bilginiz olsun, ondan sonra tartışalım, derdim. Yoksa eğitim otobüste de konuşuluyor. Eğitimi biraz bu düzeyden kurtaralım. Yani eğitimi tartışma seviyemizi yükseltelim. Tabiki bir iktisatçı da eğitimle ilgilenebilir, fikir yürütebilir ancak ben varken, eğitim üzerine uzmanlaşmış birileri varken iktisatçı biraz kenarda durmalıdır. 

Aslında çok karmaşık olan eğitim biliminin zayıflamasının altında kamuoyunun eğitimle ilgilenme niteliğinin zayıf olması yatıyor. Bu zayıflık emin olun sizi bizi de etkiliyor. Türkiye’de ziraat mühendisi fazlası yok, hatta bu alanda eleman açığı var. Oysa genelde ‘fazla’ olduğunu duyuyorsunuz. Başka duyduğunuz ne? Eğitim sistemi çok plansız. Eğitim sistemi o kadar plansız ki yıllardan beri ihtiyaç fazlası ziraat mühendisi üretiyor. Değerli Büyüklerim, eğitimciler dahi bunu söylüyor. Ben buna gerçekten üzülüyorum. Bunun faturası hemen eğitim sistemine kesiliyor. Oysa bu, eğitim sisteminin sorunu değil. Böyle bir sorun varsa bu tarımla ilgili politika geliştiremeyen, istihdam konusuna eğilemeyen devletin sorunu. Bunun için ben bir yıldır Türkiye’de ziraat mühendisi fazlası olmadığını, aksine açığı olduğunu söylüyorum.  

Değerli Misafirler, eğer bu söylemi kabul edersek, şunu da kabul etmek zorundayız: Tıp fakültelerini kapatalım. Neden? Çünkü bilginiz olsun, artık doktorlar da iş bulamıyor. Kim iddia edebilir Türkiye’de doktorların fazla olduğunu. Mümkün mü bu? Önümüzdeki yirmi yılda bile doktor ihtiyacını karşılayamayız. Doktorun fazla olması üniversite sisteminin bir sorunu değildir. Doktorun fazla olması başka bir sorundur. Eğer ‘ziraat mühendisi fazlası var’ söyleminin doğruluğunu kabul edersek doktor fazlası gerçeğinden hareketle tıp fakültelerinin sayısını azaltalım, noktasına varacak düşünceyi de ileri sürebiliriz. Bu sonuca varmamak için, kamuoyunun eğitimle biraz daha düzgün bir şekilde ilgilenmesi ve eğitime yönelik kritikleri biraz daha ince eleyip sık dokuyarak dile getirmesi gerekiyor. Böyle olursa inanın, Türkiye hangi dönemde olursa olsun, hangi zor koşullarda olursa olsun eğitim adına daha iyi noktaya gider. Çünkü Türkiye’nin bu potansiyeli var. Daha iyi noktaya gittiğini gösteren, okullarımız var. Eğer bu okullar başardı ise sistem bütün olarak da başarır. Yeter ki biz bu başarı mekanizmasını kuralım.  

Burada bir konuya daha değinmek istiyorum. Yeni ortaöğretime geçiş sisteminde yapılacak olan merkezî sınavlarda yabancı dil sorularının olması ile ilgili basında birkaç yorum gördüm. Deniliyor ki, Türkiye’de yabancı dil eğitimi her bölgede iyi verilemiyor. İşte problem de bu zaten. Yabancı dil eğitimi Hakkâri’de, Şırnak’ta da iyi verilsin diye bu yapılıyor. Ders oralarda da boş geçmiyor. Birisi bu dersi veriyor ama çocuk o dersin takipçisi, hesap sorucusu değil. Yeni sistem uygulanmaya başladığında çocuk o dersi takip edecek, çünkü o ders de bir matematik gibi, fen bilgisi gibi önem kazanacak. Bu üç yıl sürer. Ardından beş yıl sonra da matematikte bir hamle yapalım dersiniz ve ona yönelirsiniz.  Bu manipülasyonlar çok rahat yapılabiliyor. Katsayı dediğimiz olay tamamen buna dayalıdır. Matematiğin katsayısını bir puan artırırsınız, matematiği canlandırırsınız. Türkiye‘de yabancı dil eğitimi zayıfsa ve bundan dolayı yabancı dil sorularını yeni ortaöğretime geçiş sisteminde sormayalım, derseniz o zaman bu mantıkla bir süre sonra da matematik sorularını sormayalım noktasına rahatlıkla gelebiliriz. Çünkü bütün araştırmalar, çalışmalar; matematikte, fizikte durumumuzun pek de parlak olmadığını ortaya koymaktadır. 

Değerli Misafirler, bazı konularda hem eğitime yönelik yaklaşımlarımı sergilemeye hem de somut ve soyut anlamda eğitimle ilgili bazı düşüncelerimi paylaşmaya çalıştım. Bu çalışmanın öncüsü olan Sayın Akıngüç’e ve Sayın Karagözoğluna, katılan değerli başkanlarımıza tekrar teşekkür ediyorum ve saygılarımı sunuyorum. Benim için bu buluşma çok iyi oldu. Bu vesile ile değerli başkanlarımızla yakın olma, bir araya gelme fırsatı buldum. Bundan sonra bizim de bu çalışmayı sürdürmemiz gerekir. Bu arada Talim ve Terbiye Kurulu’nun başlangıcından bugüne kadarki tarihini ele alan, sizlerin döneminde yapılan çalışmaların hepsini içeren, iki ciltlik çok hacimli bir çalışmayı bitirmiş bulunmaktayız. Ben son bir gözden geçirme yapıyorum şu sıralarda. İnşallah Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’nın tarihçesi olan bu yayınımız da yakın bir zamanda basılacak. Büyük Atatürk,  kurduğu Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı ile Türkiye’de öyle bir kurum oluşturmuş ki başka hiçbir Bakanlığın böyle bir birimi yok. Müthiş bir deha ürünü olan bu kurum, Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde kalite, kontrol, denge ve pekiştireç vazifelerini gören önemli bir kurmay birimidir. Son olarak belirtmek istediğim bir konu da böyle köklü ve anlamlı bir tarihe sahip olan Talim Terbiye Kurulu’nun, eski de olsa klasik de olsa adını koruması gerektiğine; asla Eğitim ve Öğretim Dairesi gibi farklı bir adlandırmaya gidilmemesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü Talim ve Terbiye Kurulu adının çok farklı bir tarihsel özelliği var. Bu yüzden kurumumuzun adı farklı bir havayı tattıran bir isim olarak mevcut şekliyle kalmalı.

 Hepinize tekrar saygılar sunuyorum. Sağ olun.

                                                                                                                Prof. Dr. İrfan ERDOĞAN 
                                                                                                        Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı

26.06.2007

Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı © 2008  hakları saklıdır.